PEYGAMBERLER ŞEHRİ ŞANLIURFA

   Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin Orta Fırat Bölümü'nde bulunan Şanlıurfa, doğuda Mardin, kuzeydoğuda Diyarbakır, kuzey batıda Adıyaman, batıda Gaziantep ve güneyde Suriye toprakları ile çevrelenmiş bir sınır şehridir.Şanlıurfa, coğrafi özelliği nedeniyle üzerinde birçok bağımsız devlet ve beyliğin kurulmuş olduğu, değişik kültürel oluşumların kaynaştığı bir yerleşim olmuştur. Gerek tarihinin başladığı ilkçağlarda ve gerekse diğer devirlerde Şanlıurfa, hemen her zaman Doğu ile Batı kültürleri arasında bir köprü olmuştur. Doğu' ya Batı' ya bağlayan ticari ve askeri yolların buradan geçmesi Şanlıurfa'ya geçmiş dönemlerde büyük önem kazandırmıştır.
    Bu tarihi şehrin, ilk kuruluşu hakkında kesin bilgiler yoktur. Meşhur Arap tarihçisi Ebul Faraç'a göre Şanlıurfa, Nuh Tufanı'ndan sonra yeryüzünde kurulan ilk yedi yerleşim merkezinin ilki ve en önemlisidir. Hz. Adem (A.S.)'ın çiftçilik yaptığı, Hz. İbrahim Halil, Hz. Eyyüp, Hz. Şuayp, Hz. Elyasa gibi peygamberlerin yaşadığı bu bölge bugün "Peygamberler Şehri" diye anılmaktadır. Hatta Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın mendilinin Şanlıurfa'da bulunmuş olmasından dolayı buraya Dir-Mesih adını vermişlerdir. Şanlıurfa'nın yüzyıllar boyu ayakta durmuş olması, manevi bir himayenin eseri olsa gerektir.

URFA ADININ KAYNAĞI :
Kamusü'l Alam'a göre Urfa'nın eski adı "ur" ya da "Urelkeldaniyn" olup Büyük İskender'in fethinden sonra Mekadonyalılar bu şehri vatanlarındaki "Edessa" yani "Vodina" kasabasına benzeterek bu adla ve "akarsuları güzel" anlamıyla "Kaliroe" olarak adlandırmışlar, Araplar da "Kaliroe" den galat olarak "Ruha" olarak ad vermişlerdir.
Fikret Işıltan'a göre İslam döneminde Diyarı Mudar olarak da adlandırılan bölgedeki Urfa'ya Osrhoene Krallığı döneminde verilen "Osrhoene" adının, Urfa şehrinin Makedonyalılar tarafından "Edessa" adıyla yeniden kuruluşundan, önceki Süryanice "Urhai/Orhai" veya Arapça "Er-Ruha"'nın Latinleştirilmiş biçimi olduğu sanılmaktadır.
Halep salnamelerine göre şehre kısa bir süre (Antiokya/Antakya) adı verilmişse de Prof. Segal'e göre M.Ö. 163'te ölen IV. Antiochus'un sikkeleri üzerindeki (Antioch Callirohae), başka bir kente de ait olabilir. Bir efsaneye göre ise Urfa adı Nemrut'un diğer bir adı olan ve 'Sulak yerde bulunan' anlamına gelen Hewya oğlu "Urhai" den gelmektedir.
Urhai'nin 'güzel akarsular şehri' anlamı, Edessa'nın Makedonya'daki Edhessaisos ırmağının kenarındaki şehir ve bu kentin sonradan aldığı ad Vodina'nin Makedonca su anlamına gelmesi, Kalliroe'nin 'çeşme' ya da 'akarsuları güzel' anlamı belli olduğuna göre Urfa adının kaynağı konusunda henüz bir sonuca ulaşılamamışsa da bütün rivayetlerin 'su' ya çıktığı tartışmasızdır.

ESKİ ÇAĞLARDA ŞANLIURFA :
Şanlıurfa'nın bilinen belgesel tarihi M.Ö. 2000 yıllarında Hurri-Mitanni ile başlar. Bu devletin başkenti Vaşugan (Resul Ayn)'di. Bu dönemde Şanlıurfa büyük bir kültür merkezi olmuştur. Daha sonra büyük tarihi göçlerle bu bölgeye Sümerler ve Sümer Uygarlığı hakim olmuştur.Sümer, Akat ve Elam Uygarlıkları'na tanık olan Şanlıurfa ve çevresinde Keldani, Hurri, Mitanni ve Asur uygarlıkları da egemen olmuştur.
Asur devletini kuran, devlet merkezi Asur Şehri'ni yaptıran I.Şemis Ruman'dır. Asur Devleti'nin M.Ö. 606 yılında yıkılmasından sonra M.Ö. 4. yy'da Keyhüsrev kumandasında İran orduları tarafından Pers egemenliği altına sokuluncaya kadar Şanlıurfa, ateşgede merkezi olarak yeryüzünde çok önemli bir uygarlık bölgesi sıfatıyla tarih boyunca ün ve önem kazanmıştır. Bu arada Asur Prensleri, başkenti Harran olan yeni bir Asur Krallığı kurmuşlardır. Bu devletin ömrü pek kısa olmuş, Harran, Pers kavimleri tarafından tahrip edilmiş ve son Asur Prensliği de tarihe karışmıştır.
Şanlıurfa M.Ö. 332 tarihine kadar Pers İmparatorluğu yönetiminde kalmıştır. Pers Kralı III. DARA (Daryus) İsos Savaşı'nda Mekadonya Kralı İskender'e yenilince, Yukarı Mezopotamya ve dolayısiyle Şanlıurfa, Makedonyalılar'ın eline geçmiştir. Şanlıurfa bundan sonra Helen Uygarlığı'nın bir kültür merkezi olmuştur. Büyük İskender, Hindistan seferi dönüşünde ölünce, yönetimi altındaki ülkeler, generalleri arasında taksim edilmiştir. Şanlıurfa General Selefkos'un yönetimine girmiştir. Selefkos, Şanlıurfa'ya İskender'in Makedonya'da doğduğu şehrin adı olan 'Edessa' adını vermiştir. Helen yönetimi ve kültürü Şanlıurfa'da 237 yıl sürmüştür. Selefkoslar dönemi, Romalılar'ın Pompeus kumandasındaki ordularının Urfa'yı almalarıyla tarih sahnesinden silinmiştir. Bu olayla Şanlıurfa'ya Romalılar hakim oluştur.

ŞANLIURFA'DA OSRHOENE KRALLIĞI :
Helenizm devrinde Selefkos Devleti'nin son yıllarında Mezopotamya'da birtakım beyliklerin kurulduğunu görmekteyiz. Bu kavimler zamanla kuvvetlenerek merkezi Şanlıurfa olmak üzere Osrhoene Krallığı'nı kurmuşlardır. (M.Ö.132)Latin tarihçilerinden Tasitüs ve Pelin, Osrhoene krallarını Abgar diye adlandırmışlardır. Hıristiyanlık dininin V. Abgar (Ukama) zamanında Şanlıurfa'da yayıldığı ve Ukama'nın Hz. İsa'yı Şanlıurfa'ya davet ettiği rivayet edilmektedir. Osrhoene Krallığı M.Ö.132 yılında kurulmuş ve M.S.244 yılına kadar bağımsız yaşamıştır. Bilahare Roma'nın hakimiyetine girmiştir. Roma idaresinde Şanlıurfa sıradan bir şehir iken, Roma İmparatoru Büyük Konstantin zamanında ehemmiyeti anlaşılarak eyalet haline getirilmiştir. (M.S.349)Osrhoene Krallığı devrine ait Şanlıurfa'daki tarihi eserlerin en kıymetlisi Kale'deki çifte sütundur. Halk tarafından bu sütunlara mancınık denilmektedir. Bu sütunlar Osrhoene krallarından Eftuha tarafından eşi Şalmet adına dikilmiştir. Bu sütunlardan başka civarında bir çok esere rastlanmaktadır.
Yaklaşık dörtyüzyıl ayakta kalan bu krallık, Hristiyanlığı kabul ettikten sonra gelişmeye başlamıştır. Bu krallığın yükselme dönemi Hıristiyanlıkla başladığı gibi yıkılışı da Hıristiyanlıkta baş gösteren mezhep çatışmalarından olmuştur. Sonunda yıkılmaya yüz tutmuş, M.S.244 yılında Roma hakimiyetine girmiştir.Roma İmparatorluğunun Batı ve Doğu diye ikiye bölünmesi üzerine Şanlıurfa Doğu Roma İmparatorluğunun sınırları içinde kalmıştır. Şanlıurfa uzun yüzyıllar tarihte Bizans İmparatorluğu diye anılan bu yeni devletin idaresi altında kalmıştır. Bizans ve İran'ın yüzyıllar boyu devam eden kanlı boğuşmalarında Şanlıurfa daima ön safta yer almış ve elden ele geçmiştir. Bu olaylar şehrin yıpranmasına harap olmasına sebep olmuştur.

ŞANLIURFA'DA ARAP HAKİMİYETİ DEVRİ:
İslamiyetin doğuşu yıllarında Şanlıurfa Bizans İmparatorluğu idaresinde bir eyalet merkezidir. Bizans tahtında Heraklius Şanlıurfa eyaletinde de vali ve kumandan olarak Hoannnes gibi Bizans'ın güçlü bir generali bulunuyordu.Hicretin 18. yılında (640) İslam Devleti'nin başında oldukça yetenekli, adalet timsali Hz. Ömer, Suriye'deki İslam ordularının başında ise Hz. Übeyt İbni El Cerrah gibi değerli bir kumandan bulunmaktaydı. Bu dönemde Şanlıurfa Bizans'tan alınarak M.S.640 yılında Arap ve İslam topraklarına katılmıştır. Şanlıurfa, Müslümanlar tarafından fethedildikten sonra şehrin nüfusu tesbit edilmiş ve kadastro cetvelleri tanzim edilmiştir. Halk artık aradığı huzur ve emniyete kavuşmuştur. İyat Şanlıurfa'nın fetih işini tamamladıktan sonra bu bölgeye vali olarak atanmıştır. İyat'tan sonra Şanlıurfa Valiliği'ne Sait İbni El Amur tayin edilmiştir. El Amur Şanlıurfa'da Müslümanlığın ilk yapısı olan ve Hz. Ömer'e adanan "Ömeriye Camii"ni yaptırmıştır. Bugün bu cami Kazancı Pazarı'nda bulunmaktadır. Arapların, Diyar-ı Mudar adını verdikleri Şanlıurfa, bu dönemde Ruha diye anılmaktaydı.Hz. Osman zamanında Şanlıurfa ve tüm El Cezire eyaleti Şam'a bağlanarak Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye'nin yönetimine bırakılmıştır. Şanlıurfa artık İslam'ın bir sınır şehridir. Hulefai Raşidin döneminden sonra Şanlıurfa, Emevi yönetiminde 90 yıl büyük bir sükun ve huzur içerisinde gelişmesini sürdürmüştür. Miladi 750 yılında Emevi-Abbasi çatışması sonucunda Emeviler'in kesin yenilgisinin ardından Abdullah Bin Ali komutasındaki Abbasi orduları ciddi bir direnişle karşılaşmadan Şam ve Şanlıurfa havalisini Abbasi yönetimine bağlamıştır.Abbasoğulları Devleti'nin en büyük hükümdarı Harun El Reşit zamanına kadar El Cezire'nin en önemli iki şehri olan Şanlıurfa ve Harran, sürekli gelişmiş ve bu dönemde tarihinin en parlak dönemini yaşamıştır. Bu büyük hükümdarın 809 yılında ölümüyle diğer eyaletler gibi El Cezire eyaleti de önemini kaybetmiştir ve iki kardeş arasında (El Emin-El Memun) başgösteren taht kavgası yüzünden, sürekli ayaklanmalara sahne olmuştur. 1258 yılına kadar devam eden bu kargaşa sonunda Cengiz Han'ın torunu Hülagu Han, Bağdatı alarak Abbasoğulları Devleti'ne son vermiştir. Böylece, Şanlıurfa ve Harran şehirlerinin ulaşmış oldukları yüksek kültür ve parlak dönemler Abbasoğulları ile beraber yıkılmıştır.
Abbasoğulları Devleti 508 yıl yaşamış, dünya politika ve kültürü üzerinde yüzyıllar boyu etkili olmuştur. Özellikle Harran ve Harran'daki üniversite yani Büyük Cami, Moğol istilasından sonra bir daha eski durumuna gelememiştir.Harun Reşid'in bir diğer oğlu El Mutasım döneminde Arap kabileleri Şanlıurfa ve havalisinde küçük beylikler kurmuşlarsa da kendi aralarındaki kabile kavgaları sonunda zayıf düşmüşler, Bizanslılar Şanlıurfa'yı yeniden işgal etmişlerdir. Bu işgalle beraber Şanlıurfa yeniden büyük bir katliam ve yıkıma sahne olmuştur. Şanlıurfa uzun süre huzur ve sükuna kavuşamamış ve kanlı rekabetlerin baskısı altında yaşamak bahtsızlığına katlanmıştır.

ŞANLIURFA'DA SELÇUKOĞULLARI VE TÜRK HAKİMİYETİ :
Şanlıurfa tarihinde ilk kez Selçukoğulları'nın istilası ile Türk egemenliğine girmiştir. Bu devlet, Anadolu'yu ebedi bir Türk yurdu yapmıştır. Bu genç Türk devletinin ikinci sultanı Alparslan 1071 yılında Bizans'a karşı kazandığı Malazgirt Savaşı'yla Anadolu kapılarını yeniden Türkler'e açmıştır.
Üçüncü Selçuk Sultanı Melik Şah, babasının yolunda yürüyerek Selçuklu İmparatorluğu'nun hudutlarını genişleterek, yolu üzerinde bulunan Şanlıurfa'yı kısa bir kuşatmadan sonra Bizans'tan kurtarmış ve şehri, komutanlarından Bozan Bey'in idaresine bırakmıştır (1087).Şanlıurfa uzun yıllar hasret kaldığı huzur ve sükuna Selçuklular ile birlikte yeniden kavuşmuştur. Baştanbaşa harap olan şehir yeniden imar edilmiştir.

HAÇLI SAVAŞLARINDA ŞANLIURFA :
Şanlıurfa, Selçuklular idaresinde huzur ve sükun içerisinde yaşarken 1089 yılında Hacı olarak Kudüs'ten Avrupa'ya dönen Fransız asıllı Papaz Piyer Lermit, İslam Dünyası'nda görmüş olduğu refah ve saadeti Avrupa'da uğradığı yerlerin halkına anlatıyor ve Mesih'ten getirdiğini öne sürerek şu müjdeyi yayıyordu."Bir Müslüman öldüren cennete girecektir."
Hıristiyan Avrupa'sında açlık, yağma ve servet edinme arzusu taassup ve cehalet içindeki halk tabakaları Piyer Lermit'in mahirane gayretiyle harekete geçiyor ve Haçlı Orduları güruhlar, dalgalar halinde İslam yurdu Anadolu'ya akmaya başlıyordu.
Bu insanlık dışı saldırıların başlangıcında Selçuklu Devleti ikiye bölünmüş, Selçuk oğullarında taht kavgaları başlamıştır. I. Haçlı Seferi'nde büyük bir Haçlı topluluğu etrafı yakıp yıkarak Kudüs'e girerken başka bir topluluk da Fransız komutanlarından Baudouin komutasında Şanlıurfa'ya giriyordu. (1098)Merkezi Şanlıurfa olmak üzere kurulan bu kontluk yörede 48 yıl Latin Krallığı olarak hüküm sürmüştür. Şanlıurfa 1146 yılında Musul Atabeyi Alaattin Zengi'nin oğlu Nurettin Mahmut ve onun Başkomutanı Selahattin Eyyubi tarafından geri alınarak Fransız Kontluğu'na son verilmiştir. Şanlıurfa'nın Türkler tarafından geri alınması, II. Haçlı Seferi'ne sebep olmuştur. Selahattin Eyyubi'nin hatırasına kardeşi Adil Şah tarafından Selahattin-i Eyyubi Medresesi yapılmıştır. (bugünkü Yıldız Meydanı'nda bulunan Vakıflar Müdürlüğü binası)II. Haçlı orduları Selçuklu sultanlarından I. Mesut tarafından Eskişehir'de imha edilmiş ve böylece Şanlıurfa yeni bir Haçlı istilasından kurtarılmıştır.

OSMANLILAR DEVRİNE KADAR ŞANLIURFA :
Selçuklu Devleti'nin yıkılışından sonra Şanlıurfa 1250 yılına kadar Eyyubi Devleti'nin yönetiminde kalacaktır. Eyyubi Devleti'nin yıkılışıyla Şanlıurfa Timur'un istilasına uğramıştır. Dicle'yi geçip Rasul-ayn bölgesindeki Türkmen Boy ve Oymaklarını darmadağın eden Timur, daha sonra ordularıyla Şanlıurfa'ya girmiştir. Bu arada Harran'da tahrip edilmiştir (1404).
Akkoyunlu hükümdarlarından Karayülük Osmanbey, Timur ordularının Anadolu'dan çekilmesinden yararlanarak Şanlıurfa'ya girmiş, şehrin idaresini oğlu Habil'e bırakmıştır. Fakat 1426'da Mısır Memlukluları şehri kuşatıp Vali Habil'i esir alarak Mısır'a göndermişlerdir. Bu olayla birlikte Şanlıurfa, Mısır yönetimine geçmiştir.
Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osmanbey, 1435 yılında öldüğü zaman ülkesini, oğulları aralarında taksim etmişlerdir. Bunların içinde Karayülük Osman Bey'in veliahtı olan Ali Bey, Mısır Sultanı'ndan muvafakat alarak Şanlıurfa yönetimini oğluna vermiştir. Ali Bey, Mardin Valisi Hamza Bey'e mağlup olunca önce Osmanlı Padişahı II. Murat'a, sonra da Mısır Sultanı Çakmak'a sığınmıştır. Böylece, Akkoyunlu yönetiminde olan topraklar Hamza Bey'in eline geçmiştir.Hamza Bey'in 1444'de ölümüyle Ali Bey'in oğlu Cihangir, Hamza Bey'in yerine geçmiş, ancak Şanlıurfa'nın idaresini kardeşi Kuveys'e bırakmıştır. Şanlıurfa 1450 yılında Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah döneminde Karakoyunlu yönetimine girmiş, fakat Kuveys bir yıl sonra şehri ve kaleyi tekrar geri alarak Karakoyunlular'ı Şanlıurfa'dan kovmuştur. Böylece Şanlıurfa, Memluklar'a bağlı olmak şartıyla Karakoyunlular ile Akkoyunlular arasında sürekli el değiştirmiştir.
Şanlıurfa'daki Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'ın yaptırmış olduğu Hasan Padişah Camii halen kullanılmaktadır. Şanlıurfa 16.yy'ın başında İran'da kurulan Safavi egemenliğine geçmiştir.

OSMANLILAR DEVRİNDE ŞANLIURFA :
16.yy başlarında Safavi hükümdarı Şah İsmail, Akkoyunlu Devleti'ni ortadan kaldırdığı zaman Akkoyunlu prenslerinden Sultan Yakup'un oğlu Murat, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e sığınmıştı. Yavuz Sultan Selim İran seferine çıkarken Prens Murat'ı da yanına almış, ne var ki Murat 1514'de Safaviler'in elinde bulunan Şanlıurfa Kalesi kuşatmasında öldürülmüştür. Bu olay, Yavuz Sultan Selim'i son derece müteessir etmiştir. Yavuz Sultan Selim, İran seferini tamaladıktan sonra Diyarbakır Beylerbeyi Bıyıklı Mehmet Paşa'yı Şanlıurfa'nın fethine memur etmiştir. Bıyıklı Mehmet Paşa Safavi kuvvetlerinin Mardin'in 15 km güneybatısındaki Koçhisar'da yenmiş ve böylece bu bölgede Safavi gücü tamamen yıkılmış, kültür ve ticaret merkezi olan Şanlıurfa ve çevresi de Osmanlı İmparatorluğu yönetimine katılmıştır. (4 Mayıs 1516)
Şanlıurfa, Osmanlı idaresinin ilk zamanlarında Diyarbakır eyaletine bağlanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılan idari teşkilatla Vilayet yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman , İrakeyn Seferi sırasında, Şanlıurfa'da 16 Kasım 1535'te iki gün konaklamıştır.
Şanlıurfa 16.yy sonlarında yeniden kanlı olaylara sahne olmuş, bölgede çıkan ve tarihte Celali İsyanları diye bilinen ayaklanmalar, devlet tarafından bastırılmıştır.Urfa 1818'de Halep'e tayin edilen Hurşit Ahmet Paşa zamanında kaza haline getirilerek Halep eyaletine bağlanmıştır.
Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa Osmanlı ordularıyla Nizip'te çarpışmış ve bu savaştan galip çıkmıştır. Bu olayla birlikte Şanlıurfa Mısırlılar'ın istilasına uğramış ve bu istiladan çok zarar görmüştür. Şanlıurfa ve çevresi 4 yıl kadar Mısırlılar'ın elinde kalmıştır (1839).Daha sonra Şanlıurfa, Maraş, Kozan ve Adana sancakları birleştirilerek Halep Vilayetine bağlanmıştır. Bu büyük vilayetin valiliğine de Ahmed Cevdet Paşa getirilmiştir. Şanlıurfa, 1867/68'de Halep'in sancağı, kaza iken I. Dünya Savaşı sıralarında da müstakil sancak olmuştur. I. Dünya Savaşı'ndan sonra İngilizler Mondros Mütarekesi'ne istinaden 7 Mart 1919'da Şanlıurfa'yı işgal etmişler, kısa bir süre sonra da Fransızlara terk etmişlerdir. Sevr Antlaşması'na göre (10 Ağustos 1920) Şanlıurfa, Fransız mandası altına giren Suriye'ye terk edilmiştir. Fakat bu karar uygulanamamıştır.
Şanlıurfalı, Milis Kuvvetleri oluşturarak Fransız işgaline karşı koymuş ve 11 Nisan 1920'de şehri kurtarmıştır. Daha sonra İtilaf Kuvvetleri ile imzalanan Ankara Antlaşması'yla (21 Ekim 1921) Şanlıurfa Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra da, 1924'te vilayet olmuştur.

KURTULUŞ SAVAŞINDA ŞANLIURFA :
Urfa ve çevresi, mütarekenin kapsamı dışında kalmasına rağmen Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesi bahane edilerek 7 Mart 1919 (Resmi belgelere göre 24 Mart) tarihinde İngilizler tarafından işgal edilmiştir.
30 ekim 1919 tarihine kadar süren İngiliz işgalinde, Urfa'da belirtilmeye değer önemli olaylar gelişmemiş, ne varki İngilizler işgal süresince, aşiretleri silahlandırarak birbirlerine düşürmeye çalışmışlardır. İngilizler, petrol bulunan bölgelerde kısmen başarılı olmuşlardır. Böylece, bölgede "İngiliz Muhibbi" aşiretler ortaya çıkmıştır.İngiltere ile Fransa arasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması'yla bölge nüfuz alanlarına ayrılmış ve Urfa 15.9.1919 tarihli "Suriye ve Kilikya'da İşgal Kuvvetlerinin Değiştirilmesine İlişkin İngiliz-Fransız Anlaşması" gereğince Fransa'nın payına düşmüştür.
Urfa, 30-31 ekim günlerinde Fransızlarca işgal edilmiştir. İşgal kuvvetlerinin ancak 100 kadarı Fransız, geri kalan büyük kısmı ise çoğu Müslüman olan sömürge askerlerinden oluşmuştur.Şehirde, Jandarma Komutanı Ali Rıza Bey'le Belediye Reisi Hacı Mustafa'nın önderliğinde oluşturulan Müdafaai-Hukuk Cemiyeti, giderek güç kazanmış ve gelişmiştir. Cemiyetin varlığını haber alan Fransızlar, Ali Rıza Bey'i Fransız karargahına çağırarak tutuklamış, ancak Ali Rıza Bey bir yolunu bulup Siverek'e kaçmıştır. Bu olaya, çok sinirlenen Fransızlar, halkı yıldırmak için sert uygulamalara yönelmiş bununla da yetinmeyerek memurların atanmasından belediye bütçesinin düzenlenmesine kadar her alanda yönetimi ele geçirmeye çalışmışlardır.
Binbaşı Ali Rıza Bey'in yerine atanan Yüzbaşı Ali Saip bey, 29 aralık 1919 tarihinde Urfa'ya gelmiş, burada harekete hazır bir Cemiyet bulmuş ve görüşmelere başlamıştır.
15 Ocak 1920'de bir ayaklanma planlayan Ali Saip Bey, bu girişiminin Fransızlarca haber alınması üzerine Siverek'e kaçmıştır. Siverek'te Cudi Paşa ve Mehmet Emin Bey gibi aşiret ileri gelenleriyle görüşüp kuvvet toplayan Ali Saip Bey; Badıllı Sait Bey ile İzollu Bozan Bey kuvvetlerinin de katılmasıyle oluşan millî kuvvetlerle 7 Şubat günü Karaköprü Köyü'ne gelmiştir. Fransızlara şehri 24 saaat içinde boşaltmaları için gönderilen ültimatom kabul edilmeyince Urfa Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin yöneticilerince karşılanan kuvvetler, Cemiyet Milisleri'yle birlikte şehri işgal etmiş ve Fransızları yerleştikleri binalarda kuşatmışlardır. Suruç ve Akçakale aşiretlerinin de katılmasıyle düşman kuvvetinin çok üzerinde bir kuvvet oluşmasına rağmen, savaşanların düzenli birlik disiplininden uzak olmaları ve savaşçıların iyi yönetilememesi yüzünden bu kuşatma hem uzamış, hem de çok kayıp verilmiştir.
Kuşatmanın uzaması her iki tarafı da yıpratmış ve karamsarlığa düşmelerine yol açmıştır. Urfalılar sık sık resmi (askeri) kuruluşlardan düzenli birlik gönderilmesini istemiş, ancak düzenli birlik göndermenin Fransa'ya savaş ilanı anlamına geleceğini düşünen hükümet buna yanaşmamıştır. Erzaklarını tüketen ve artık katırları kesip yemeye başlamış olan Fransızlar, Cerablus'dan bekledikleri yardım gelmeyince Urfa'dan 'şerefle' ayrılmanın yollarını aramaya başlamışlardır. Bulunan çözüm şöyle olmuştur: Ermeniler Türkler'e başvurup, "Fransızlara, Ermenilerin yiyeceklerinin bittiğini, kuşatma sürerse açlıktan öleceklerini söylerseniz bizi bu durumdan kurtarmak için şehri terkederler," diyecekler; bunun üzerine Fransızlar 'insani' duygularla şehri terkedeceklerdi. Ancak Ermeni cemaati bu formüle yanaşmamıştır.
Bu gerekçeyle şehrin boşaltılması gerçekleşirse, Fransızlar gittikten sonra Urfalılar, "Fransızlar sizin için geldi ve sizin hatırınız için gittiler" diyerek Ermeniler'den öç almaya kalkabilirlerdi. Bunun üzerine Fransızlar Amerikan Yetimevi Yöneticisi Mis. Holmes'la bağlantı kurmuşlar, Müdafaai Hukuk Cemiyeti ile yapılan görüşme sonucunda da birtakım şartlarla Urfa'dan gitmeyi kabul etmişlerdir. Buna göre Ermeniler'in can güvenlikleri sağlanacak, Amerikalılar'ın malları ve hakları korunacaktı. Urfa'da ölen Fransızların mezarlarına saygı duyulacak, ağırlıkların taşınması için yük arabaları ve deve verilecekti. Esirler geri verilecek, Urfa eşrafından 10 kişi gidecekleri yere kadar onlara eşlik edecekti.
Eşraftan on kişi yerine Jandarma Teğmeni Ömer İzzet Efendi komutasındaki on jandarma eşliğinde, geceyarısı, Suruç yolundan Cerablus'a doğru hareket eden Fransızlar'ın şehri terkediş şekli, Müdafai Hukuk Cemiyeti Üyeleri'nin bir bölümü Ali Saip ve bazı Cemiyet üyelerinin şartları kabul etmelerini içlerine sindirememişlerdi. Gece, Fransızlar'ın geçecekleri yol üzerinde, Şebeke Boğazı'nda mevzilenen milis ve aşiret kuvvetleri Fransızlar'la gün doğuşuna kadar çatışmışlardır. Silah seslerinin duyulması üzerine bütün şehir halkı, Şebeke'ye koşmuştur. Üç saat süren çatışma sırasında Urfalılar çok kayıp vermiş; Fransızlar'ın kaybı ise 296 ölü ve 67 yaralı olmuştur. 140 kadar Fransız da esir edilerek Urfa'ya getirilmiştir. Urfa'nın kaderini belirleyen ve şehre yıllar sonra "Şanlı" ünvanını kazandıran bu Savaş 11 Nisan 1920 günü meydana gelmiştir.

TBMM TARAFINDAN URFA'YA "ŞANLI" ÜNVANININ VERİLMESİ :
Urfa milletvekili Osman Doğan ve 17 arkadaşının, Kurtuluş Savaşında gösterdiği kahramanlıktan dolayı Urfa ili adının "Şanlıurfa" olarak değiştirilmesine ilişkin kanun teklifi TBMM tarafından 12.6.1984 tarihinde kabul edilerek kanunlaşmıştır.
Urfa ilinin adının Şanlıurfa olarak değiştirilmesi hakkındaki 3020 sayılı kanun 22 Haziran 1984 tarih 18439 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
 
 
 
ŞANLIURFA
                             
 
    Mezopotamya'nın en eski yerleşim merkezlerinden biri olan Şanlıurfa, su kaynaklarına yakın olması ve ticaret yolları üzerinde bulunmasından dolayı tarih boyunca stratejik bir öneme sahip olmuştur. Kentin 11 bin yıllık bir tarihi geçmişi vardır. Merkeze bağlı Örencik köyü sınırları içinde yer alan Göbekli Tepede yapılan kazılarda ele geçen buluntular bu tarihi geçmişi kanıtlamaktadır. M.Ö. 9 binli yıllara uzanan bu süreçte; Ebla, Akkad, Sümer, Babil, Hitit, Hurri-Mitanni, Arami, Asur, Pers, Makedonya, Roma, Bizans gibi uygarlıkların egemenlikleri altında yaşayan Urfa 1094 yılında Selçuklu topraklarına katılmış, 1098’de Haçlı kontluğu idaresine girmiştir. Eyyubi, Memluk, Türkmen aşiretleri, Timur Devleti, Akkoyunlular, Dulkadir Beyliği, Safevilerden sonra da Osmanlı sınırları içine katılmıştır.
     Şanlıurfa’nın bilinen en eski ismi Aramiler tarafından verilen Urhay idi. M.Ö. 3. yüzyılda, Makedonya krallığı İskender döneminde Anadolu’ya girince Güney-Doğu Anadolu Bölgesi ve Urfa Makedonların eline geçti. Makedonlar ‘Suları Bol’ anlamına gelen Edessa ismini vermişlerdir. Edessa o dönemde Makedonya’nın başşehrinin ismi idi. Urfa adının kaynağına ilişkin çok sayıdaki savdan hemen hiçbiri kesinlik kazanmamıştır. Bunlardan biri, Urfa adının süryanice ‘Urhai’ sözcüğünden türediği, Urhai’nin ise Arapça ‘Suyu Bol’ anlamına gelen Er-Ruha’dan kaynaklandığı yolundadır. Urhai’nin Orhe, Orhai gibi farklı kullanışları sonunda Urfa adı ortaya çıkmıştır. Süryani Vakayinamesi’ne göre bu ad Hewya’nın oğlu Urhai’den gelmektedir.
Ayrıca Hitit Vesikalarında geçen Ruhua veya Ruj’uanın bugunkü Urfa olduğu iddialar arasındadır.                                                                                              
    1919 yılından önce İngilizlerin daha sonrada Fransızların işgaline uğrayan Urfa 11 Nisan 1920’de işgalden kurtarılmış, 1984 yılında T.B.M.M. tarafından çıkartılan bir yasa ile Ulusal Kurtuluş Savaşında gösterdiği kahramanlık nedeniyle ‘Şanlı’ ünvanını almıştır.                 Şanlıurfa kenti dini, arkeolojik, folklorik değerleri ile köklü bir kültür tarihine sahiptir. Büyüleyici bir çok uygarlık bu kenti, bir bölümü hala keşfedilmeye çalışılan 11.000. yıllık geçmişin varisi kılmıştır. Bu topraklar tapınakları, kiliseleri, camileri, medreseleri, sarayları ve kervansarayları ile geçmişi her an yaşar gibidir.
 
MİMARİ YAPI:

  Şanlıurfa’nın şehir dokusunu süsleyen çarşılar, evler, konaklar, çeşmeler, hamamlar, su kemerleri, köprüler, camiler, türbeler kale ve surlar kentin tarihi ve toplumsal silüetini yansıtır durumdadır.
 Osmanlı Döneminin ticaret mekanlarını günümüzde yaşatan Gümrük Hanı, Kazzaz Pazarı (Bedesten), Sipahi Pazarı, Kürkçü Pazarı, Keçeci Pazarı, Attar Pazarı, Oturakçı Pazarı,Kasap Pazarı gibi tarihi çarşılar kentin ticaret yaşamına canlılık kazandırmaktadır.
Haremlik ve selamlık bölümleri ile, dışarıya bağlantıyı sağlayan zarif çardak(köşk)larıyla,sıcağın evdeki yaşamı etkilememesi için oluşturulmuş eyvanlarıyla ‘Şanlıurfa Evleri’, Anadolu konut mimarisinde önemli bir yer tutmaktadır. Hacı Bekir Pabuççu Evi, Kürkçüzade Halil Hafız Efendi Evi, Mahmut Nedim Efendi Konağı, Küçük Hacı Mustafa Hacıkamiloğlu Konağı günümüze ulaşan örneklerdir.              
Veli Bey, Sultan, Vezir, Cıncıklı, Eski Arasa, Serçe ve Şaban Hamamları ile Hekim Dede,Firuz Bey,Şeyh Saffet Çeşmeleri; Karakoyun Su Kemeri,Hacı Kamil,Ali Saib Bey ve Hızmalı Köprü ‘su mimarisinin’ yaşayan eserleridir.
Cami ve   türbelerde   Şanlıurfa’nın ‘Peygamberler  Şehri’  olarak anılmasını destekler niteliktedir. Ulu Cami, Halil-Ür Rahman, Eski Ömeriye, Nimetullah, Kadıoğlu,Hasan Padişah, Rızvaniye camiileri ile Şeyh Mesud, Çift Kubbe, Seyyid  Maksud Türbeleri ‘dini mimari’ örneklerinden birkaçıdır. Şanlıurfa’yı çevreleyen kale ve surlar da kenti süsleyen askeri yapılar arasındadır.
                                                              
 ŞANLIURFA İLİNDE ÖNDE GELEN TARİHİ VE ARKEOLOJİK ESERLER:
 
Şanlıurfa ilinde  korunmasına karar verilmiş başta 329 tarihi ev, 39 cami, 12 han, 15 köprü olmak üzere birçok tarihi eser bulunmaktadır. İldeki tescilli eserlerin toplam sayısı 1100 civarındadır.
İlimizde  bulunan belli başlı eserler arasında; Şanlıurfa Kalesi, Şanlıurfa Ulu Cami, Mevlid-i Halil (Dergah), Balıklıgöl, Hz Eyyüp Mağarası, Gümrük Hanı, Kapalı Çarşılar, Karakoyun Deresi Su Bendi, Hızmalı Köprü, Millet Köprüsü, Tarihi Kışla(Millet)Hanı, Reji Kilisesi, Selahattin Eyyubi Camii, Mahmutoğlu Kulesi,  Nemrut Tahtı (Der Yakup), Harran ve   Harran Kalesi, Harran Ulu Cami, Harran Höyük, Şeyh Yahya Hayat el-Harrani Türbesi, Geleneksel  Harran Evleri, İmam Bakır ve Cabir el-Ensar Türbeleri, Han El-Ba’rür Kervansarayı, Bazda Mağaraları, Şuayb Şehri, Soğmatar Harabeleri,  Çimdinli Kale, Birecik Kalesi, Çarmelik Kervansarayı; Sultantepe Höyüğü, Titris Höyüğü, Nevaliçori Höyüğü, Şaşkan Höyüğü, Lidar Höyüğü, Söğüt Höyüğü, Hasek Höyüğü, Kurban Höyüğü, Göbeklitepe-Gürcütepe Höyüğü, Tilmusa- Tilbaş Höyüğü gibi eserler  sıralanabilir.
 
SOĞMATAR               
                      
    Şanlıurfa, Mardin yolunun 35. km'sinde Mercihan Nahyesinin ilersinde sağa ayrılan 30 km şose yol Tek Tek Dağları arasından bizi Soğmatar kentine götürür. Soğmatar Şanlıurfa'dan 65 km uzaklıktadır. Sumatarla (Yardımcı) Soğmatar kelimelerinin birbiriyle karıştırılmaması gerekir. Sumatar Şanlıurfa Akçakale yolu üzerinde 29 km Şanlıurfa'dan uzaklıkta ilin güneyine düşer, Soğmatar ise Şanlıurfa Mardin istikametindedir.
Soğmatar M.S.1 ve II. Yüzyılda Süryaniler tarafından iskan edilen bir höyük ve bunun üzerinde M.S.11 Yüzyıla ait kale, burç ve kalıntılarıyla köy içersinde dini yapı kalıntıları bulunmaktadır. Soğmatarda kökü Harran Sin Kültürüne dayanan sabizim ve Baştanrı Marilaha'nın kültür merkezi olduğu bilinen örende baştanrıya ve mukaddes gezegenlere (Güneş, Ay, Satürn, Jüpiter, Mars, Venüs, Merkür) ibadet edilen ve kurban kesilen açık hava mabedi olup, önemli kalıntıları teşkil etmektedir. Bu mabedin duvarlarında Süryanice yazılar ve gezegenleri tasvir eden insan rölyefleri işlenmiştir. Ayrıca kalenin batısında bulunan tepe üzerindeki kayalar üzerinde Tanrıları tasvir eden rölyefler ve Süryanice yazılar bulunmaktadır.
    Soğmatar’da Roma devrine ait çok sayıda kaya mezarları bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi anıt mezar özelliği taşıyan üç tanesi köyün kuzey batısındadır. Soğmatar şehrinde görülmeye değer tarihi şehir kalıntılarına rastlanmakta olup, görülünce gerçekleri ortaya koyan özelliklere rastlanır.
 
ŞUAYP ŞEHRi
 
    Soğmatardan güneye doğru devam eden şose yoldan 17 km (Şanlıurfa'dan 82 km) bugün Harran bucağına bağlı Özkent adıyla anılan tarihi Şuayp şehri harabelerine varılmaktadır. Ören yerindeki mevcut kalıntılar Romalılar devrine aittir. (M.Ö.96-M.S.395) Şuayp şehrinde yapılmış mağaralar, bina kalıntıları ve taş kemerler görülmeye değer tarihi ve turistik büyük konaklar saraylar tarihin kalıntı simgeleri olup, halen özelliklerini kaybetmemiştir.
Hz. Musa Şuayp Peygamberin yanında 7 yıl çobanlık yapmış ve sihirli asasını Şuayp Peygamberden burada almıştır. Şuayp Şehri Romalılardan Arap akın ve saldırılarına maruz kalarak, Arap-Roma çekişmesi Kavatlara fırsat vererek şehri istila etmişlerdir. M.S.548 yılında Sasanilerin bir gece baskını ile Şuayp Şehri Kavatlar tarafından istila edilmiş, M.S. 638 yılında Arap Devri başlarken Şuayp Şehri Hakem Bin Hişam tarafından zapt edilen şehir 1030 yılında Bizanslıların, 1043 yılında Flarabusun eline geçen, 1096 yılında Selçuklu kumandanı Emir Bozan Bey tarafından alınır, daha sonra Musul Atabeyi Nurettin Zengi tarafından zapt edilir. Şuayp şehri Moğol tahribine uğrayarak yağma edilmiş, Selçukluların ve İranlıların elinde devamlı el değiştirerek sonunda Türkmen aşiretlerinin elinden Akkoyunlu Devleti tarafından imha edilerek köy haline getirilmiştir.
 
HAN-EL BAĞRUR KERVANSARAYI
 
Harran ilçesinden 23 km uzaklıkta, Selçuklu mimarı tarzında yapılmış olup, eski Halep, Bağdat, Urfa Kervanyolu üzerindedir.65x66 metrelik bir alan üzerinde inşa edilmiş olan kervansarayın kuzey cephesindeki portal kitabesinde 826 (1128-1129) tarihinde
 Elhaç Hüsamettin Ali Bey İmat Bin İsa tarafından yapıldığı yazılıdır. 8 metrelik bir tünelden girilip, tünelin sağ tarafında bir mescit sol tarafında Hanın muhafız odaları, gözetleme kulesi, avlunun sağ tarafında misafirhaneler, ön ve arka taraflarında ise aşhane, erzak deposu, bedestenler yer almaktadır. Kervansarayın giriş kapısı üzerinde Selçuklu ve Arap sülüsü ile yazılmış kitabe mevcuttur.
 
RUMKALE
 
Rumkale, Birecik Ovasının kuzeyinde, Fırat nehrinin kıyı kesiminin doğusunda, Şanlıurfa yoluna bakan bir tepe üzerindedir. Birecik'i kuzeyden ve kuzeydoğusundan sınırlar. 20. Yüzyıl başlarında kuzeyden Hısn-ı Mansur, doğudan Urfa ve Suruç kazaları, güneyden Birecik, batıdan Pazarcık ve Ayıntab (Antep) kazaları ile çevrili olduğu belirtilir. Kazanın merkezi Halfeti kasabasıdır. Kazanın batı yanı taşlık, doğusu ise düz ve mamurdur. Ormanlarla dolu Karadağ ve Marzeman dağı yer alır. Bu ormanlardan elde edilen kereste odunu ve kömür Ayıntab, Birecik ve Urfa'ya ihraç olunur. Kazanın ortasından ve kuzeyden güneye doğru, Marzeman ve kara suyun karıştığı Fırat nehri akar. Özellikle bahar aylarında nehir kenarında darı, kavun ve karpuz yetiştirilir.
Yerleşimi nedeniyle Rumkale, Assur Kralı III. Salmanassar tarafından 855'te alınan Şitamrat şehri olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık Nöldeke, yerleşimi Fırat kıyısında bugünkü Belkıs köyünün yukarısındaki Urum (Hörum) olarak kabul etmiş, sonraki araştırmacılar Urima'nın Rumkale olduğunu öne sürmüşlerdir.
Urima piskoposluğundan Ermeni Kogh Vasil, Franklardan almış olduğu Harsn Msur (Hısn Mansur), Sareş (Turuş) ve Uremn (muhtemelen Urima) havalisini Antakya'lı Tancredeye geri verdi. Süryani vakahinamecilerine göre, Kogh Vasil ve sonra dul zevcesi adına yönetimin başına geçen Kürtig'in elinde Kayşum Raban, Behesne ve Kal'a Rhomayta şehirleri bulunmaktaydı. Rumkale'nin Süryanice isimli olan Kala'a Rhomayta, büyük bir olasılıkla Kogh Vasil'in Uremn'ine karşılık gelmektedir.
554/23 Şubat 1105-22 Şubat 1106 yılında Pahlavuni sülalesinden Vakkas'ın oğlu Grigoris'in (Magistros) oğlu olan ve Vahram da denilen Aza Katolikos Grigoris öldü. Sonrasında 562/21 Şubat 1113'te Katolikos Barseg makamını Grigoris'e verdi. Pahlavuni olarak adlandırılan III. Grigoris, II.Grigoris'in Rumkale'yi Josceln'in dul karısından ve oğlundan satın almış, katolikosluk makamını buraya yerleştirmiştir. III. Grigoris 1113'ten 1166'ya kadar bu makamın başında bulunmuştur. Katolikosluk makamı Rumkale'nin Memluklu Sultanı Melik El-Eşref tarafından alındığı 1292'ye kadar burada kalmıştır.
Grigoris'in halefi şair Nerses Mayıs 1170 ve Mart 1172'de mezheplerin birleştirilmesi nedeniyle kendisi ve imparator Manuel Kommenos'un elçisi Theorianos, Kayşum baş patriği Mikael'in elçisi rahip Theodoros Bar Vahbun arasında Rumkale'de ve Kayşumda toplantılar yapıldı. 1173'te Nerses'in ölümünden sonra, yeğenlerinden en küçüğü Rumkale'de katolikos ilan edildi ise de, büyük yeğeni Nureddin'den bir ferman alıp kendisini 3 Eylül 1173'te katolikos ilan etti. IV. Grigoris Manug (Dirasu) patrik atandı Kilikya prensi Leon, V. Grigoris'i yerinden alıp Kopitar (Gudibara) kalesine hapsetti, o da buradan kaçmak isterken öldü. Ermeniler, yerine Sahanın Gregoras'ı IV. Grigoris Abvad adı ile patrikliğe getirdiler.
13. Yüzyılda Rumkale'de bir çok Yakubi bulunmaktaydı. Yakubi patriği II. Ignace, diğer eserlerinin yanı sıra Rumkale'de muhteşem bir kilise yaptırmıştır. Sonraları kaleyi patriklik makamı olarak seçmiştir. II. Ignace 1252'de Rumkale'de ölmüş, yerine Yakubi patriği III. Ignace Barşavma Manastırı'nı Rumkale'li Şemona karşı savunmak kalmasına rağmen daha sonra barışmışlardır. III. Ignace öldükten sonra Rumkale'li Yakub 1283'te yeğeni Philoxenos'u patrik atadı. Patriğin Barşavma'da 1292'de ölmesiyle, Yakubi Patrikliği çöktü.
Rumkale'de bu olaylar yaşanırken, aynı zamanda yerleşim Memluklu saldırılarına maruz kalmıştır. Memluklu hükümdarı Kalavun zamanında Baysarı'nın kumandasındaki Mısır ordusu, Suriye güçleriyle birleşerek 19 Mayıs 1279'da Rumkale üzerine yürümüş ve Parmazan nehri üzerinde ordugah kurmuştur. Katlikos'a elçi olarak biri Arap, diğeri Ermeni iki kişiyi gönderdiler ve Katolikos'tan kaleyi teslim etmesini, rahipleri ile birlikte Kudüs'e veya Kilikya'ya çekilmesini istediler. Katolikos bu teklifi kabul etmeyince, Memluklular yerleşimin Ermeni kesimini yağma ettiler. Ardından yerleşime giren Memluklar kaleyi ateşe verdiler. Bunun sonucunda tüm nüfus İç Kale'ye çekilince, Memluklular Rumkale'yi terk etti. Memluklular daha sonra El-Eşref Halil zamanında (1292) Rumkale'ye karşı yeni bir sefer yaptılar. Bunun sonucunda 29 Haziran 1292'de oldukça tahrip gören kale düştü. Sonrasında Rumkale, sultanın emri üzerine Suriye naibi Sancar Şuca tarafından tamir ettirildi ve Kal'at El-Müslimin adını aldı. Rumkale Memluklular zamanında yeniden uç kalesi olarak kullanılmışsa da eski parlak dönemini bir daha yaşayamamıştır. Mercidabık savaşından (1516) sonra Rumkale Osmanlı egemenliğine girdi ve Halep eyaletine bağlandı. 1737'de ise eyalet olmuş, kale, dere beyleri ve yerel yöneticiler tarafından idare edilmiştir.
17. Yüzyılın ortalarında Rumkale'yi ziyaret eden Evliya Çelebi, bir tepe üzerinde de gayet sağlam ve müstahkem bir kale olduğunu, 922/1516 tarihinde Mısır hakimi Melik Gavri'den Sultan Selim tarafından alınarak imar edilmeye çalışıldığını ancak 17. Yüzyılda o kadar mamur olmadığını dışarıda camisi, hanı, hamamı ve küçük çarşısı bulunduğunu (Merzeban) suyunun kale dibinde Fırat'a karıştığını belirtir.
1838 yılında Rumkale'yi ziyaret etmiş olan Mareşal Von Moltke eski Roma Surlarının kalıntılarını dolaştığını derin ve sarp vadi içinde akmakta olan Fırat nehrinin gümüş bir şerit gibi ayaklar altında uzandığını, bir zamanlar İskender, Kurus (Pres Kralı) Ksenefon (İ.Ö. 427'de doğmuş Yunan fizolofu), Sezar Julianın (Roma İmparatorları) ay ışığında bu nehri atların sırtlarında geçtiğini yazar. Eskiden Fırat nehri üzerinde bir köprü bulunduğunu, Romalıların burada hemen hemen hiç yolu bulunmayan bir bölgede koloni kurmalarının sebebinin bu olabileceğini belirtir. Rumkale'de kayanın nerede bittiği ve insan eserinin nerede başladığını kestirmenin güç olduğunu kaya duvarının üzerinde beyazımsı taştan 60 ayak yüksekliğinde mazgallar, burçlar ve kulelerle donatılmış surlar bulunduğunu, altı kule kapısının olduğunu söyler. Oldukça yakın zamanlarda Ermeni papazların merkezlerinden biri olmuş kalede muhteşem bir manastır kurduklarını, Roma kartalları kısmen kazınmış büyük sütunların yerlerde yattığını, görkemli surların hala ayakta durduğunu, 80 ayak derinliğinde bir hendekle kayanın düzlükten ayrıldığını, evlerinin kısmen veya tümüyle kayadan oyulduğunu anlatır.
Kazanın nüfusunu 20. Yüzyılın başlarında Türkler, köylerin ise Ermeniler ve Yezidiler oluşturmaktaydı. Kazanın başlıca ürünleri arpa, buğday, darı, nohut, fıstık, üzüm, incir, nar, ceviz, zeytin, zeytinyağı, yayık ve nefis sade yağdı. Efamiye adıyla tanınmış bu kazanın eskiden mamur ve önemli bir yer olduğu anlaşılır. Kazanın her yerinde önemli harabeler görülür. Rumkale, eski zamanlarda Kale-i Zerrin (Altın Kale) adıyla ünlüydü. 20. Yüzyılın başlarında Rumkale kazasında 11.831'i kadın ve 12.351'i erkek olmak üzere 24.182 Müslüman, 295'i kadın ve 274'ü erkek olmak üzere 569 Ermeninin yaşadığı anlaşılır.
Halfeti (Şanlıurfa) ile Gaziantep arasında sınır oluşturan Fırat ırmağı kıyısında yükselen Rumkale'den güneye doğru ırmak sahili izlenirse Suriye sınırları içindeki Carabulusa kadar bir çok kalenin yer aldığı görülür. Aynı noktadan kuzeye doğru yol alındığında, Samsun'a kadar başlıcalarını Amasya, Tokat ve Sivas kalelerinin oluşturduğu tahkimat yapılarıyla karşılaşmaktadır. Rumkale bu kaleler zincirinin en önemli halkasıdır. Fıratın batı yamaçlarında ve sert kalkerli kayalar üzerine inşa edilmiştir. Doğu, kuzey ve batısındaki duvarlar yüksek kayalarla çevrilidir. Kale günümüzde harap bir durumdadır. Kapladığı alan yaklaşık 3.500 metre karedir. Büyük ve kesme taşlarla inşa edilen kalenin güney doğuya açılan tek kapısı vardır. Kalede; kale beyinin konağının kalıntıları, 12. Yüzyılın 2. Yarısına ait Aziz Nerses Kilisesi, çok sayıda kalıntı, su sarnıçları ve bir kuyu yer almaktadır.
Rumkale'deki eserler:
Kale
Aziz Nerses Kilisesi
Barşavma Manastırı
 
Tarihi ve kültürel kalıtı içeriğinde barındıran, Birecik Barajının yapımından sonra büründüğü özgün kimliğiyle HALFETİ İlçesi önemli bir turizm potansiyeline kavuşmuştur. Şöyle ki Halfeti’de yaşamın tüm renklerini görmek mümkün. Kentin simgesi haline gelen ‘siyah gül’ yerli yabancı tüm konukların ilgisini çekmekte, önemli bir ticaret potansiyeli içermektedir. İl Özel İdaresi tarafından satın alınan motorla su yoluyla Rumkale’ye ulaşım olanaklı hale gelmiş olup, İlçe önemli bir turizm potansiyeli içermektedir.
 
Şanlıurfa Kalesi:
 
İç Kale: Kale'nin Roma İmparatorluğu zamanında M.Ö. IV. YY.'da Şanlıurfa'da hüküm süren Abgarlar (Osrhoene) döneminde inşa edildiği tahmin edilmektedir. Kentin kuzeyine düşen Damlacık Dağı'nın kuzey eteğindeki yüksek bir düzlük üzerinde yer alan yuvarlak planlı bir yapıdır. Düzgün kesilmiş kalker taşından yapılmış olan kalenin doğu-batı ve güney tarafları kayadan oyma derin hendeklerle çevrili olup, kuzey tarafı sarp kayalıktır. Kale içine batıya açılan kapıdan girilmektedir. Dağın içinden kayaya oyulmuş basamaklı kaleye çıkan yol son yıllarda bulunmuş ve temizlenerek hizmete açılmıştır.
Kale içinde bugün sadece iki sütun ayakta kalmıştır. Kale üzerindeki korint başlıklı bu iki sütundan doğuda olanının kente bakan kuzey cephesindeki Süryanice olan kitabede, "Ben Eftuhayım, güneşin oğluyum. Bu sütunlar ve üzerindeki heykeli Kral Mano'nun kızı Shalmet için yaptırdım." yazılıdır. Kitabede belirtilen heykel bugün yerinde bulunmamaktadır.
Kale'de Roma devrinden başlamak üzere Bizans ve İslami devirlere ait temel halinde çok sayıda yapı kalıntısı bulunmaktadır. Burada yapılacak Arkeolojik kazı çalışmaları kalenin tarihi geçmişini aydınlatma bakımından yarar sağlayacaktır.
Kalede bir kıl çadırda günübirlik tesis oluşturulmuştur.
Dış Kale (Surlar): Kale'nin dış surları dörtgen şeklinde olup çevresi 4 km. kadardır. Surların M.S. 812 yılında Hıristiyanların Arap akınlarına karşı kenti korumak amacıyla yaptırıldığı bilinmektedir.
Şanlıurfa surlarından Harran Kapısı, Bey Kapısı'na ait Mahmutoğlu Kulesi, yer yer bazı duvar ve burç kalıntıları günümüze kadar ulaşabilmiştir. Ancak, büyük ölçüde yıkıntı halindedir.
 
ŞANLIURFA ULU CAMİİ:
 
Şanlıurfa'da bulunan en eski dini yapıdır. Eski bir sinagog iken M.S. 457 yıllarında inşa edilen ve kırmızı renkteki mermer sütunlarının ağırlıklı olması sebebiyle Kızıl Kilise diye adlandırılan yapı 12. yy'da camiye dönüştürülmüştür. Cami avlusundaki sütun parçalan, sütun başlıkları, avlu duvarları ve bugün minare olarak kullanılan Çan Kulesi Kızıl Kilise'den kalmadır.
On dört sivri kemerle avluya açılan ve payeler üzerine oturan çapraz tonozlarla örtülü son cemaat yerinin, Anadolu'da ilk kez Şanlıurfa Ulu Camii'nde ortaya çıkmış olması sanat tarihi açısından önem taşımaktadır.
 
MEVLİD-İ HALİL (Hz. İbrahim Peygamber'in Doğduğu Mağara, Dergah):
 
Şanlıurfa Kalesi'nin kuzey kesiminde iki mağara bulunmaktadır. Bunlardan biri Hz. İbrahim'in doğduğu mağaradır. Şanlıurfa'nın en çok turist çeken ve Dergah da denilen bu mağaranın yakınında mescit, hücre ve havuzlarla birlikte küçük bir cami ve önünde havuzlu avlusu yer almaktadır. Burada Hz. Muhammed'in sakalının bir teli saklanmaktadır.
Ayrıca Hz. ibrahim'in doğduğu mağara içerisinde bulunan su, ziyaretçiler tarafından ve bilhassa yerli halk tarafından şifalı olduğu düşüncesi ile içilmekte hatta, şişelere doldurularak götürülmektedir. Dergah, dini turizm potansiyeli açısından önemlidir.
Mağara, yapılan düzenlemeyle, Mevlid-i Halil Camii avlusu içine alınmıştır.
 
BALIKLI GÖL
 
Balıklı Göl adı altında Şanlıurfa Kent Merkezi'nde yer alan Halil-ür Rahman ve Ayn-ı Zeliha gölleri yaz aylarında içindeki balıklar, etrafındaki asırlık çınar ve söğüt ağaçları ile dinlenilebilecek yerlerdir.
Efsaneye göre Hz. İbrahim Peygamber'in, devrin hükümdarı Nemrut ve halkının taptığı putlarla mücadele ederek tek Tanrı fikrini savunmaya başlaması üzerine Nemrut tararından bugünkü Şanlıurfa Kalesi üzerinden ateşe atılır. Bu sırada Allah tarafından " Ey ateş İbrahim'e karşı serin ve selamet ol" emri üzerine ateş su, odunlar da balığa dönüşür. Hz. İbrahim'in düştüğü yere Halil-ür Rahman Gölü adı verilmektedir. Gölün kenarında yer alan Halil-ür Rahman Camii, Hz. İbrahim'in düştüğü makam, medrese, hazire ve türbelerden meydana gelmiş bir külliye halindedir. Nemrut'un evlatlığı Zeliha da Hz. İbrahim'e aşık olduğu ve ona inandığı için kendisini ateşe atar. Zeliha'nın düştüğü yere de Ayn-ı Zeliha Gölü denmektedir. Her iki göl de kutsal sayılmakta ve buradaki balıklar avlanmamaktadır.
Halil-ür Rahman Camii ve Rızvaniye Camii Halil-ür Rahman Gölü'nün iki tarafında yer almaktadır. Halil-ür Rahman Camii Bizans Dönemi'ne ait Meryem Ana Kilisesi yerine inşa edilmiştir. Rızvaniye Camii ise I8.yy'a ait bir Osmanlı yapısıdır.
 
Hz. Eyyüb Mağarası:
 
Şanlıurfa'nın 2 km. güneyinde Eyyübiye Mahallesi'nde yer almaktadır. Hz. İbrahim'in soyundan gelen ve bu mağarada yaşadığı bilinen Hz. Eyyüb sabrı ile tanınmış bir peygamberdir. Şanlıurfa'ya Şam dolaylarından gelmiş ve bu mağarada 7 yıl hasta yatmıştır. Mağaraya dört basamakla inilmektedir. Mağaranın önünde bulunan kuyu suyunun iyileştirici etkisi bilinmektedir. M.S. 460 yılında Piskopos Nona tarafından buraya cüzzamlı hastalan iyileştirmek amacıyla bir hastane inşa ettirilmiştir.
Viranşehir'e 12 km. uzaklıktaki Eyyüb Nebi Köyü'nde ise Hz. Eyyüb'ün yanısıra eşi ve Hz. Elyasa'nın da mezarları bulunmaktadır.
Gerek yaşadığı mağara, gerekse türbesinin bulunduğu köy yerli ve yabancı turistler tarafından ziyaret edilmektedir. Bölge içinde yer alan mağara ve türbe inanç turizmi açısından büyük önem taşımaktadır. Her iki mekanda da çevre düzenleme projeleri yaptırılmış ve uygulamalar başlamıştır. Eyyüb Nebi Köyü'ndeki düzenleme ŞURKAV, Turizm Bakanlığı ve Eyyüb Nebi Belediyesi katkılarıyla gerçekleştirilmektedir. Hz. Eyyüb mekanındaki düzenlemeye ise ŞURKAV tarafından başlanmıştır.
 
Karakoyun Deresi Su Bendi:
 
Romalılar Devri'nde Dessan diye adlandırılan ve ilin ortasından geçen Karakoyun Deresi, M.S. 201, 413 ve 525 yıllarında taşarak kenti tahrip etmiş, son selden en çok Balıklı Göl civarındaki Krallık Sarayı zarar görmüştür. Bunun üzerine 525 yılında Bizans İmparatoru Justinyanus kendi adı ile anılan ve bugün dahi ayakta kalabilmiş su bendini yaptırmıştır.
 
Hızmalı Köprü:
 
Karakoyun Deresi üzerindeki köprülerin en büyüğüdür. Efsaneye göre Karakoyun Türk Beyliği Hükümdarı'nın kızı Sakine Sultan tarafından yaptırılmış, yıkıldığında tekrar yaptırılabilmesi için köprünün temeline altın hızmasını koymuştur. VI. YY.'da inşa edilmiş olan köprüye bu yüzden Hızmalı Köprü adı verilmiştir. Sakine Sultan'ın mezarı dere üzerindeki su kemerinin kuzeyindedir.
 
Nemrud Tahtı (Der Yakub Kilisesi):
 
Hıristiyanlık Dini'nin doğuşundan sonra yaptırılan ilk kiliselerden olduğu bilinen Der-Yakup Kilisesi Şanlıurfa Kalesi'nin batısında, Damlacık sırtlarında yer almaktadır. M.S. 38 yılında Hıristiyan olan Süryaniler tarafından bir putperest tapınağı üzerine kurulduğu tahmin edilmektedir. Buraya Nemrut Tahtı ya da Nemrut'un Mezan diyenler olduğu gibi, halk arasında Apgar'ın Dağı da denilmektedir. Süryaniler ise buraya Deyro D'Nafşotho (Ruhların Manastırı) adını vermişlerdir. Bu manastır, Türklerin eline geçtikten sonra bir süre karakol ve gözetleme kulesi olarak kullanılmıştır.
Araç yolu yeni açılmış olup, henüz düzenlemesi ve kaplaması yapılmamıştır. Kaya mezarları, sarnıçlar ve bir anıt mezar bulunmaktadır. M.Ö.I.yy.'a ait bu anıt mezarın kitabesinde, Abgar Manu oğlu Aryo'nun karısı Ameşşemes adına yaptırıldığı yazılıdır.
 
Çamlık Parkı:
 
Şanlıurfa Kent Merkezi içerisinde yer alan Çamlık Parkı (Şehitlik)'nda 1979 yılında Müze Müdürü Osman Öçmen tarafından yapılan arkeolojik kazılar sonucunda alanın Roma Dönemi Nekropolü olduğu tespit edilmiştir. Yapılan kazı çalışmaları sonucunda 7 adet kaya mezarı bulunmuş, bunlardan birinde bulunan döşeme mozaiğinden ise Osrhoene krallarından Mano oğlu Abgar Ukomo ailesine ait olduğu anlaşılmıştır.
Sanat değeri oldukça yüksek olan çok renkli ve kitabeli bu mozayikte, ortada sırtında pelerini ile VIII. Abgar ve etrafında bir kadın üç erkek olmak üzere ailesinden dört kişi tasvir edilmiştir.
 
Müzeler :
 
Şanlıurfa İli'nde, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ve Devlet Güzel Sanatlar Galerisi olmak üzere tarihi ve kültürel buluntuların sergilendiği iki adet müze bulunmaktadır.
1988'de hizmete giren Şanlıurfa Müzesi arkeolojik ve etnografik eserler seksiyonlarından oluşmaktadır. Halen müzede 14.193 arkeolojik eser, 1.878 etnografik eser, 35.613 sikke ve diğer eserler olmak üzere toplam 53.271 eser sergilenmektedir.
 
HARRAN
 
Şanlıurfa - Akçakale yolunun 35. Km.'sinin yaklaşık 10 km. doğusunda bulunan Harran Antik Kenti, kendi adıyla anılan büyük bir ovanın merkezinde yer almaktadır. Çeşitli kaynaklara göre Harran adı, "Yolların kesiştiği yer" anlamına gelmektedir. Gerçekten de bu antik kent, Güney Mezopotamya'dan gelen iki önemli ticaret yolunun kesiştiği noktadadır.
Harran tarihi zenginliği ile zamanının kültür ve din merkezlerinden biri olarak önemini daima korumuştur. Kent'in kuruluşunun M.Ö. 5000 yıllarına dayandığı tahmin edilmektedir. Ancak, Harran hakkında ilk yazılı bilgi M.Ö. 2000 yıllarına dayanmaktadır. Kentin adı yaklaşık 4000 yıldan beri değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Harran kenti M.Ö. 5000 yıllarından, M.S. 13. yüzyıla kadar kesintisiz iskan edilmiştir. Harran, Sümerlerden, Asurlulardan Romalılara, Bizanslılardan Osmanlılara dek bir çok uygarlığın hakimiyeti altına girmiştir. Bu nedenle pek çok uygarlığın izlerini taşımaktadır.
Günümüzde Harran antik çağ kalıntılarının yanısıra kendine özgü sivil mimarlık örnekleri de büyük ilgi toplamaktadır. Tuğladan yapılmış, konik kubbeli Harran Evleri ilgi çekicidir. Harran'da 1983 yılından beri arkeolojik kazı çalışmaları aralıklı olarak sürdürülmektedir.
 
Harran Kalesi:
 
Harran Kalesi, İç Kale ve Aşağı Sur ( Dış Kale ) olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.
 
İç Kale: Harran şehrinin güneydoğusunda şehir suruna bitişik olarak inşa edilen iç kale, dikdörtgen planlı olup, köşelerinde onikigen kuleleri mevcuttur.İç kale Hititlerden başlamak üzere dört yapı katına sahiptir.
Araştırmacılar tararından kale içerisinde 50 koridor, 150 odanın bulunduğu ileri sürülmekte, ancak yer yer çökmeler olduğundan oda ve koridorlar günümüzde gözlenememektedir. 1951 yılında Türk -İngiliz ortak kazılan neticesinde ortaya çıkarılan doğu cephesindeki iki yanı aslan kabartmalı kapı üzerindeki Arapça kitabeden, kalenin H. 451 (M. 1059) yılında Fatimiler tarafından yenilenmiş olduğu anlaşılmaktadır. İçkale'de kısmi restorasyonlar yapılmıştır.
 
Dış Kale: Kenti çevreleyen, daire planlı olan bu surların uzunluğu 4 km., yüksekliği 5 m.'dir. Burçların yüksekliği ise 15-17 m. arasındadır. Kale Halep, Rakka, Aslanlı , Musul, Bağdat ve Anadolu adında altı kapı ile dışa açılmaktadır. Ancak, günümüzde yalnız Halep Kapısı ayaktadır. Surlar yer yer yıkılmış olmasına karşın çepeçevre izlenebilmektedir
 
Harran Ulu Camii:
 
Harran Höyüğü'nün kuzey-doğu eteğinde yer alan Ulu Cami, Anadolu'nun ilk anıtsal camii, ilk revaklı avlulu ve şadırvanlı camii olma özelliğine sahiptir. Ünlü medresesi, hamamı, hastanesi olan bu külliyeden caminin kalıntıları günümüze kadar gelebilmiştir. Caminin Selçuklu Dönemi'ndeki onarımlarından kalma mimari parçalan, taş süsleme sanatının son derece güzel örneklerindendir. Dört sahınlı Harran Ulu Camii, Bölge'deki Diyarbakır, Mardin, Silvan, Kızıltepe Ulu Camilerini büyük ölçüde etkilemiştir.
 
Harran Höyük:
 
Harran kentinin ortasında yer alan höyük, 22 m. yüksekliğinde olup, geniş bir yayılma alanına sahiptir. Yapılan kazılarda üst tabakada 13. yüzyıl İslami devir bir şehir kalıntısı ortaya çıkmıştır. Bu şehir, içlerinde su kuyularının bulunduğu avlulara açılan odalardan oluşan kare ve dikdörtgen planlı bitişik düzendeki evleri, bu evlerin oluşturduğu dar sokakları ve ortasında büyük bir kuyunun yer aldığı meydanlarıyla o dönemin mimarisini yansıtmaktadır.
Kazı çalışmaları sırasında çeşitli devirlere ait eserlerin bulunduğu höyükte, ayrıca yeni Babil Dönemi'ne ait, Kral Nabonitten ve Sin Mabedi'nden bahseden çivi yazılı pişmiş toprak tablet ve adak kitabeleri bulunmuştur.
Babil Dönemi'ne ait Sin Mabedi ile İlk Çağ'dan beri varlığı bilinen Harran Üniversitesi'nin yerlerinin göreli olarak belirlenmesine karşın bugüne kadar kazı çalışmalarıyla ortaya çıkarılamamıştır .
 
Şeyh Yahya Hayat el-Harrani Türbesi
 
12. yüzyılda yaşamış bir islam alimi olan Şeyh Hayat'in türbesi güneyinde bitişik cami ile bir külliye oluşturmaktadır. Türbe ve cami asırlar boyu değişikliğe uğramıştır. Halen restorasyon ve çevre düzenleme çalışmaları devam etmektedir.
 
Geleneksel Harran Evleri:
 
Kentin özelliklerinden biri bindirme tekniğiyle yapılmış külah biçimindeki konik kubbeli evlerdir. Diğer yörelerdeki kerpiç kubbeli evlerin aksine Harran evlerinin kubbeleri tuğladan yapılmıştır. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, çevrede ağaç bulunmaması, ikincisi ise harabelerdeki bol miktarda bulunan tuğla malzemedir. İlginç bir doku oluşturan ve yerleşmenin güney kesiminde yoğunlaşan bu evler, ören yerinden toplanan tuğlalarla eski kentin kalıntıları üzerine son 150-200 yıllık dönemde inşa edilmişlerdir.
1979 yılında arkeolojik ve kentsel sit alanı olarak tescil edilen ve kubbe evleri korumaya alınan Harran'da, ören yerinden malzeme toplanması, her çeşit inşaat yapılması, kanal açılması yasaklanmıştır. O tarihte 960 adet kubbe sayılan yerleşmede bu sayı dondurulmuştur.
Biri kalenin içinde, biri yerleşmede olmak üzere iki Harran evi restore edilerek kullanışa açılmış olup, günübirlik tesis olarak kullanılmaktadır. Tescilli evlerin çoğu boş olup, yalnız birkaçında hala ikamet edenler bulunmaktadır.
 
 
İmam Bakır ve Cabir el- Ensar Türbeleri:
 
Harran'ın 3 km. kuzey doğusunda İmam Bakır köyünde 12 imamdan beşincisi olan Ebu Cafer İmam Muhammed Bakır'a atfedilen bir türbe ve cami yer almaktadır. Türbenin çevre düzenlemesi yapılmıştır.
Harran'ın 20 km. kuzeyinde Yardımcı köyünde ise Cabir El Ansar'a atfedilen türbe ve cami bulunmaktadır.
 
Bazda Mağaraları:
 
Harran - Han El Ba'rür Kervansarayı yolunun 15. ve 16. km.'lerinde yolun sağı ve solunda tarihi taş ocakları bulunmaktadır. Her iki mağarada da çok sayıda tünel ve galeriler meydana gelmiştir. Bunların dağın çeşitli yönlerine çıkışları bulunmaktadır. Taş ocağının belli bölümlerinde kayalara oyulmuş Arapça kitabeler mevcuttur. En büyük mağara yer yer iki katlı olup, uzun galeriler ve tünellerden meydana gelmektedir. Mağaraların alt bölümlerine stabilize yolla ulaşılmaktadır, ancak tepelerde kalan mağaralara ancak yaya olarak ulaşılabilmektedir.
 
Çimdinli Kale :
 
Viranşehir - Şanlıurfa yolunun 19. km.'sinde, soldan 8 km. içerideki Kalehisar Köyü'nde sert kalkerli alçak bir tepenin üzerinde inşa edilmiştir. Çeşitli dönemlerde tamir görmüş ve ilaveler yapılmış olan kale, Roma Dönemi'ne aittir. Kalenin içinde kayaların oyulmasıyla oluşturulmuş odalar bulunmaktadır. Bugün mevcut bulunan yapılar İslam Dönemi'ne aittir, ancak kale büyük ölçüde tahrip olmuştur.
 
Birecik Kalesi:
 
Kale Fırat'ın kuzey yamaçlarında, sert kalkerli bir kaya üzerinde inşa edilmiş, tarihi yollar üzerinde kurulmuştur. Etiler zamanından beri mevcudiyetini koruyan kale, Asurlular Dönemi'nde müstahkem bir hale getirilmiş, çeşitli dönemlerde de yenilenmiş ve onarım görmüştür. En büyük yenilemeyi Memluklar zamanında yaşamış, Yavuz Sultan Selim zamanında da tamir edilmiştir.
Kale'nin büyük kısmı tahrip olmuştur. Halen bir kısmında restorasyon çalışmaları devam etmektedir.
 
Çarmelik Kervansarayı:
 
Şanlıurfa'nın Bozova ilçesinin 50 km. güneybatısında Büyükhan Köyü'nde yer almaktadır. Şanlıurfa-Gaziantep yolundan 11 Nisan Kasabası'ndan ayrılan 8 km'lik bir asfalt yolla ulaşılmaktadır. Köklü bir Türk ailesinin elinde uzun süre kalmış olmasından dolayı ailenin adını almıştır. Kervansarayın Selçuklu yapısı olduğu tahmin edilmektedir. İç kısımları küçük, dış kısımları ise büyük kesme taşlarla inşa edilmiştir. Kırk odası bulunan kervansaray, görülmeye değer zengin bir mimariye sahiptir. Kuzey yönünde kubbeli bir mescid bulunan kervansaray bugün harap durumdadır. Mescid hala kullanılmaktadır.
 
Sultantepe Höyüğü :
 

Şanlıurfa'nın güneydoğusunda yer alan höyükte 1951-1953 yıllarında yapılan kazı çalışmalarında Asur Döneminde önemli bir kent olduğu anlaşılmıştır. Yapılan kazıların üst tabakalarında Helenistik ve Roma kalıntılarına rastlanmış, alt tabakalarda ise Asurca çivi yazılı tabletlerden höyüğün Asur İmparatorluğu zamanında büyük bir kütüphaneye sahip olduğu anlaşılmıştır.
Sultantepe Höyüğü, barındırdığı düşünülen çok sayıdaki tablet ile Anadolu Arkeolojisi içerisinde önemli bir yer tutmaktadır.
Aşağı Yardımcı Höyüğü'nde de aynı yıllarda Sultantepe Höyüğü ile birlikte yapılan kazı çalışmaları sonucunda Asur ve Babil Devrine ait çivi yazılı tabletler ve steller bulunmuştur. Bu buluntular, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmektedir.
 
Titris Höyüğü:
 
Bozova ilçesine bağlı höyükte 1981-1983 yıllan arasında yapılan kazılar sonucunda taştan yapılmış idoller, çeşitli mutfak araçları, pişmiş topraktan yapılma hayvan figürleri, bronz bilezik ve iğneler, çakmaktaşı, kesici aletler bulunmuştur. Buluntular arasında en önemlileri; kireç taşından yapılmış silindir mühür ile keçi figürlü vazodur.
 
Nevaliçori Höyüğü :

Hilvan ilçesine bağlı Argaç (Kantara) Köyü yakınında yer almaktadır. 1983-1985 yıllan arasında yapılan kazı çalışmalarında Neolitik Çağ'dan kalma çakmaktaşından yapılmış bıçak ve kesici aletler ile mızrak uçları, pişmiş topraktan yapılma idoller ve taş boncuklar bulunmuştur.
 
Şaşkan Höyük:
 
Bozova İlçesi'ne bağlı Şaşkan Köyü yakınında küçük ve büyük Şaşkan olmak üzere iki höyük bulunmaktadır. Bu iki höyük arasında yer alan tarlada yapılan kazılar sonucunda Neolitik Dönem'e ait yerleşmeler tespit edilmiştir. Toprağın 1-2 m. altında Geç Neolitik Devre ait mimari kalıntılar bulunmuştur. Şanlıurfa'daki Neolitik yerleşmeye ilk kez burada rastlanılmıştır.
Aynı devre ait cilalı taş baltalar, çakmaktaşı dilgi çekirdekleri, deliciler, mızrak ve ok uçları, pişmiş topraktan yapılma kaseler ve mermerden yapılmış bir adet kadın figürü bulunmuştur.
 
Lidar Höyük:
 
Şanlıurfa'nın Bozova ilçesine bağlı Lidar (Dikili) Köyü'nde yer alan höyük, bölgenin en büyük höyüklerinden birisidir. Höyükte M.Ö. 5500-3000 yıllarında Kalkolitik Çağdan başlamak üzere çeşitli devirlere ait değerli buluntulara rastlanmıştır. Eteklerinde ise İlk Tunç Çağı'na ait mezarlar, mühürler; Asur Devri'ne ait oturan keçi heykeli, son demir çağına ait bronz küvet, Eski Babil Çağı'na ait silindir mühür önemli buluntular arasında yer almaktadır. Bu değerli eserlerin yanında bir çok devre ait çeşitli mutfak eşyaları, sikkeler, takılar, kesici aletler, topraktan yapılmış hayvan ve insan figürleri, kemik iğneler gibi buluntular Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmektedir.
 
Söğüt Höyüğü:
 
Bozova ilçe merkezinin 2 km. güneybatısında yer almaktadır. Yapılan kazılarda Paleolitik ve Mezolitik dönemlere ait, yaklaşık l .5 m. derinlikte çakmaktaşından yapılmış minik aletler bulunmuştur. Bozova ilçesinin göller mevkiinde yer alan Biris Mezarlığı'nda yapılan kazı ve araştırmalarda Paleolitik ve Mezolitik Dönem kalıntıları saptanmıştır.
 
Hasek Höyüğü
 
Şanlıurfa'nın Siverek İlçesi'ne bağlı Tillakin Köyü'nde yer almaktadır. Hasek Höyük ve çevresinde 1978-1985 yılları arasında yapılan kazılar sonucunda, M.Ö. 5500-3200 Kalkolitik Dönem ve İlk Tunç Çağları'na (M.Ö. 3000-2500) ait temel kalıntıları; yukarıda adı geçen diğer höyüklerde olduğu gibi topraktan yapılmış çeşitli mutfak eşyaları, takı parçaları, mühürler ve kesici aletler bulunmuştur. Bunlarla birlikte İlk Tunç Çağı'na ait bir insan iskeleti de Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmektedir.
 
Çavi Tarlası :

Siverek İlçesi, Çaylarbaşı Nisibin Köyü yakınındaki Çavi Tarlası'nda 1982-1985 yılları arasında yapılan yüzey araştırmalarında İlk ve Orta Kalkolitik Çağlar'a tarihlenen buluntulara rastlanmıştır. Kazılarda ortaya çıkarılan yarı yuvarlak tipteki ev temelleri Kalkolitik Çağ mimarisinin özelliklerini yansıtması açısından önemlidir.
 
Kurban Höyük:
 
Bozova İlçesi'ne bağlı Cümcüme Köyü sınırları içerisindedir. 1980-1984 yıllan arasında yapılan kazılarda Tunç Çağı'nın çeşitli devirlerine ait mimari kalıntılar ve buluntular Şanlıurfa Müzesi'nde teşhir edilmektedir.
 
Göbeklitepe - Gürcütepe Höyüğü
 
Şanlıurfa'nın batısında Göbeklitepe Mevkii'nde Prof. Dr. Harald Hauptmann tarafından yürütülen kazılarda M.Ö. 9000 yıllarına dayanan buluntulara rastlanmıştır. 9 ha'lık bir alanda yapılan kazılarda yekpare taştan yapılmış tapınak kalıntıları ve taş yontma bereket tanrıçası heykeli ve kerpiç kalıntıları ortaya çıkarılmıştır. Kazı çalışmaları devam etmektedir. Göbeklitepe buluntuları bugüne kadar insanlık tarihine ait en eski buluntularıdır.
 
Tilmusa- Tilbeş Höyükleri:
 

Prof. Dr. Jesus Gil Fuensanta tarafından her iki höyükte yürütülen kazı çalışmaları halen devam etmektedir. Şanlıurfa ilinde höyüklerde birçok arkeolojik çalışma ve kazı devam etmektedir. Bilimsel ve tarih açısından çok önemli olmasına karşın, kazılardan elde edilen tüm eserlerin müzelere gönderilmesi ve kazı alanlarının koruma amacıyla tekrar kapatılması sonucu bu alanların bir görsel değeri olmamakta ve turizm açısından kullanılmaları mümkün olamamaktadır.
 
DOĞAL DEĞERLER
A) SU KAYNAKLARI:
 
Atatürk Barajı: Türkiye'nin en büyük barajıdır. Fırat Nehri üzerinde yer almaktadır. Şanlıurfa'ya 52 km. mesafede bulunan Atatürk Barajı mevcut tesisleri ile Bölge'nin en önemli rekreasyon kaynaklarındandır. D.S.İ.'nin ağaçlandırıp, mesire alanı olarak düzenlediği Bakı Terası hafta sonlarında yoğunlukla kullanılmaktadır. Bu alanda seyyar büfeler dışında tesis bulunmamaktadır. Baraj Gölünde yılda bir kere Su Sporları Şenliği düzenlenmektedir. Ayrıca Atatürk Baraj Gölü çevresinde  rekreasyon amaçlı olarak BOZOVA ilçemize İl Özel İdaresi olanaklarıyla Su Sporları Merkezi yapılmış, yine turizme dönük olarak 1 lokanta ve park hizmete girmiştir. İlimizin sahip olduğu turizm potansiyeli düşünüldüğünde yapılan yatırımların doğa ve su sporlarına yönelik yerli ve yabancı turistleri İlimize çekeceği şüphesizdir. İlimize gelecek konuklar sportif erekle birlikte varsıl kültürel eserleri de görme imkanına sahip olacaklardır.
Bölgenin en büyük su sathı olması nedeniyle uygun planlama ve yatırımlarla baraj gölü Güneydoğu Anadolu Bölgesi için bir iç deniz niteliği taşıyacaktır.
 
Küçük Göl:
 
Şanlıurfa'nın Bozova İlçesi'nin güneydoğusunda yer almaktadır. Tepeler arasında kalan bir çanak içinde oluşmuştur. Uzunluğu 250 m., genişliği 50 m., derinliği ise 1.5 m. dolayındadır. Gölün çevresi kavak ve söğüt ağaçlarıyla çevrili olup, mesire yeri durumundadır. Gölde yaşayan tatlı su balıklan avlanmaktadır.
 
Karaali Kaplıcası:
 
Şanlıurfa Valiliği'nin yaptırdığı jeolojik raporlara göre, kaplıca 150.000 M3/saat sıcak su kapasitelidir. (Her Yönüyle Şanlıurfa'97, Şanlıurfa Valiliği). Suyun sıcaklığı 41-49°C arasında değişmektedir. Yüksek sıcaklıktan dolayı su, kaplıca tesislerinde ısısı düşürülerek kullanılmaktadır. Kaplıca tesislerinin yanında bulunan seralar bu suyla ısıtılmaktadır. Yapılan araştırmalar 9.000 ha. sera alanının ısıtılabileceğini ortaya koymuştur. Sıcak su eşanjör sistemiyle ısıtmada kullanılıp kaplıcaya verilmektedir.
Kaplıca suyu özellikle romatizmal hastalıklar, deri hastalıkları ve iltihabi hastalıklar ve böbrek taşlarında etkili olmaktadır.
Özel İdare tarafından yaptırılan tesislerde 32 oda ve 100 yatak bulunmaktadır.  Ayrıca yapımı tamamlanan 54 odalık apart otel hizmete sunulmuştur.
 
B) ORMAN KAYNAKLARI
 
Atatürk Ormanı (Gölpınar Mesire Yeri): Şanlıurfa'ya 10 km. uzaklıkta bulunan orman, çam ağaçlan ile çevrili güzel bir mesire yeridir. Orman Bakanlığı tarafından düzenlenen ormanda 500 masa ve oturma yeri, su, ve WC bulunmaktadır. Hafta sonlan yoğun olarak kullanılmaktadır. (Yaklaşık 1000 otomobil)
Kent içinde bulunan Halepli Bahçe toplam 12 ha'lık bir alanı kapsayacak şekilde fuar, lunapark ve diğer açık hava kullanışları için Şanlıurfa İli Kültür Eğitim Sanat ve Araştırma Vakfı (ŞURKAV) tarafından projelendirilmiştir.
 
C) DAĞ TURİZMİ
 
Tüm Bölge içinde kar tutan ender yerlerden olan Karacadağ'da Valilik tarafindan kayak pistleri düzenlenmiştir. 600 - 700 m. uzunluğunda pistler için 250 m.'lik bir lift yapılmıştır. Siverek İlçemize 60 km. mesafede olan kayak merkezinde 60 M2’lik bir kafeterya ile 30 M2’lik bungalow tipi hizmet evi bulunmaktadır.  Kasım ayından itibaren dört aylık kayma sezonu olmaktadır. Yakınlığı nedeniyle Siverek ve Diyarbakır talebine cevap vermektedir. Hafta sonu yoğunluğu yaklaşık 150 kişi olmaktadır. Hukuki sorunların çözümüyle birlikte projelendirilen ek tesislerin yapımına başlanacaktır.
 
D-YABAN HAYATI VE AVCILIK
 
İl hayvan türlerinin çok olduğu bir bölgedir. Yaşayan hayvan türlerinin başlıcaları; kelaynak, keklik, tavşan, üveyik, ceylan, tilki ve bir çok kuş türleridir. Sayılan giderek azalmakta olan ceylanlar, Tektek dağlarında yaşamaktadırlar. Soyu günden güne tükenmekte olan kelaynak kuşları göç etmeyerek kışı da Birecik'te geçirmektedirler. Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarında yayılmış bulunan kelaynakların giderek nesilleri tükenmiştir. Dünya'da yalnız Fas'da ve ülkemizde küçük bir koloni olarak bulunan kelaynaklar koruma altına alınmışlardır. Birecik kentinin 3 km. kuzeyinde yer alan "Kelaynak Üretme İstasyonu"nda halen yalnızca 46 kuş kalmıştır. Son iki yıl içinde kuşlar hiç çoğalmamıştır. Tarım ilaçları ve çevre şartlarının giderek ağırlaması sonucu, yavrularda deformasyonlar oluşmaktadır.
Şanlıurfa iline 140 km. uzaklıkta "Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği" bulunmaktadır. Bu çiftlikte, doğal ortamda yaşayan ceylanlar korunmakta ve üretilmektedir.
Tektek Dağları ve Karacadağ'da ördek, kaz, keklik, tilki bulunmaktadır. Fırat nehri kıyılarında ise ördek, kuş ve tavşan avlanabilmektedir.
Şanlıurfa'da çeşitli balık türleri de yaşamaktadır. Fırat nehrinde bol miktarda tatlı su balıkları bulunmaktadır.
 
Müzeler :
 
Şanlıurfa İli'nde, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ve Devlet Güzel Sanatlar Galerisi olmak üzere tarihi ve kültürel buluntuların sergilendiği iki adet müze bulunmaktadır. 1988'de hizmete giren Şanlıurfa Müzesi arkeolojik ve etnografik eserler seksiyonlarından oluşmaktadır. Halen müzede 14.193 arkeolojik eser, 1.878 etnografik eser, 35.613 sikke ve diğer eserler olmak üzere toplam 53.271 eser sergilenmektedir.
 
MÜZEŞEHİR ŞANLIURFA
 
Binlerce yıllık tarihe ev sahipliği yapan Şanlıurfa her dönem olduğu gibi günümüzde de kültürel ve sanatsal etkinliklerin en yoğun yaşandığı kentlerimizin başında yer alır. Şöyle ki İlimizde 1 sanat galerisi olup, 1999 yılı içerisinde 45 sergi  açılmış, 67150 sanatseverle buluşmuştur. Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki en yüksek sergi ve izleyici sayısına ilimiz sahiptir. Yine 2000 yılı içerisinde 18 kültürel ve sanatsal amaçlı kurs açılmıştır. İlimiz müzesinde gösterime sunduğu 70.546 eserle yine bölgenin en zengin taşınır kültür varlığına sahiptir. İlimizdeki kültürel zenginlik yerli ve yabancı turistlerinde büyük ilgisini çekmektedir. Bu bağlamda günübirlik gelenler hariç 223.078 yerli, 42285 yabancı olmak üzere toplam 265.363 turist 2001 yılı içerisinde ilimizi ziyaret etmiştir. Bu sayı günübirlik gelenlerle birlikte 400.000. civarındadır. İlimizde 6’sı turistik belgeli, 7’si Belediye Belgeli olmak üzere 13 konaklama tesisi bulunmaktadır. Turistik Belgeli işletmelerin yatak kapasitesi 564 olup, Belediye Belgeli işletmelerin yatak kapasitesi 416’dır. Toplam yatak sayısı 480’dir. Turistlerin İlimizde ortalama kalış süreleri 1.3 gün olup, Türkiye ortalaması 3.4 gündür.         
Şanlıurfa, tarihte dünya kültür ve medeniyetinin merkezi sayılan arkeoloji literatüründe ‘Bereketli Hilal ‘ olarak adlandırılan bölge üzerinde yer almaktadır. Yine Urfa İl sınırları içersindeki Çavi tarlası, Nevale Çori, Şaşkan ve Göbeklitepe gibi arkeolojik alanlarda yapılan bilimsel kazılarda, Neolitik Çağın A keramik evresine tarihlenen ve Anadolu’nun en eski mimarlık örnekleri sayılan yapıların temelleri bulunmuştur.
Mimarlık tarihi bu kadar eskilere giden Şanlıurfa, dinler tarihi açısından da dünya kültüründe önemli bir yere sahiptir. Güneş ve gezegenlerin kutsal tanındığı Sabiizm’in merkez şehirleri Harran ve Soğmatar Şanlıurfa İl sınırları içerisindedir.
Şanlıurfa'nın diğer bir adı da "Peygamberler Şehri"dir. Musevi, Hıristiyan ve Müslümanlar tarafından tanınan Hz. İbrahim'in Urfa'da doğup yaşadığına, O'nun Nemrut'la olan mücadelesinin ve ateşe atılma olayının Urfa'da cereyan ettiğine inanılmaktadır.
Ayrıca Şuayb Peygamber'in makamının yer aldığı tarihi Şuayb Şehri* nin kalıntıları, Eyyub Peygamber, hanımı Rahime Hatun ve Elyesa' Peygamber'in türbelerinin yer aldığı Eyyub Nebi Köyü (Viranşehir İlçesi yakınında), Eyyub Peygamber'in hastalık çektiği mağara (İl merkezinde Eyyubiye semtinde) çok sayıda yerli ve yabancı turist çeken peygamber makamlarıdır.
M.Ö. 132 ve M.S. 250 tarihleri arasında Urfa'da hüküm süren ve bir şehir krallığı olan Süryani Osrhoena Krallığı dönemi Hıristiyanlık tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Osrhoene krallarından V. Abgar (Abgar Ukkama) M.S. 13-50 yılları arasındaki ikinci saltanatı sırasında Hz. İsa'ya mektup yazarak O'na inandığını. O'nun dinini halkı ile birlikte kabul ettiğini belirtmiş ve hastalığını tedavi etmesi için Hz. İsa'yı Urfa'ya (Edessa) davet ettiği rivayetler arasındadır. Şanlıurfa'nın Hz. İsa tarafından kutsanmış olması, Hristiyanlığı dünyada ilk kabul eden kralın Urfa kralı olması bu ilin Hıristiyanlar tarafından kutsal tanınmasına neden olmuştur. Halen Hristiyanlar Şanlıurfa'ya "Kutsanan Şehir" anlamına gelen "The Blessed City" demektedirler.
Tarih boyunca zengin kültürleri ve çeşitli dinleri içersinde barındıran Şanlıurfa'da bilhassa dini mimari büyük bir gelişme göstermiş, Hıristiyanlığın en anıtsal, görkemli ve süslemeli kiliseleri o zamanlar "Edessa" adıyla anılan Şanlıurfa'da inşa edilmiştir. Emevi Halifesi El Velid'in Şam Emeviye Camii'ni saptırırken Edessada'ki kiliselerin ihtişamından geri kalmaması için gayret gösterdiği bilinmektedir.
Şanlıurfa, bu gün de mimari dokusunun zenginliği ile Anadolu'nun önde gelen illeri arasında yer almakta ve bu özelliğinden dolayı "Müze Şehir" adıyla da tanınmaktadır. İl merkezinde Kültür Bakanlığı'nca tescil edilmiş 180 tarihi ev, 32 cami ve mescit, 5 kilise,  7 medrese, 9 han, 8 hamam, 8 kapalı çarşı, 6 köprü, 13 çeşme, 2 sebil, l su kemeri, l su bendi, 2 anıt, şehir surları ve l iç kale bulunmaktadır.
Şanlıurfa tarihi mimari dokusunun önemli bir bölümünü birer küçük saray güzelliğindeki evler ve evlerin oluşturduğu tarihi sokaklar meydana getirmektedir. Haremlik-selamlık bölümlü, yazlık ve kışlık eyvanlı. hayatlı (avlulu) bir plana sahip olan Şanlıurfa evleri bu özellikleri ve ayrıca zengin taş işçiliği ile gezenlerin büyük ölçüde ilgisini çekmektedir
Şanlıurfa, otantik değerini günümüze kadar koruyabilmiş 8 adet kapalı çarşısı ile Anadolu'nun önde gelen illerinden birisidir. Bu çarşılarda icra edilen keçecilik, çulculuk, cülhacılık, saraçlık, kürkçülük, kuyumculuk gibi geleneksel el sanatları günden güne azalmakta olmasına rağmen halen canlılığını muhafaza etmektedir.
Yukarıda zikredilen inanç değerleri ve zengin mimari eser potansiyeline, il sınırları içersinde yer alan ve büyük bir şans eseri olarak aynı güzergahta sıralanan Harran Şehri, Bazda Mağaraları, Han el-Ba'rür Kervansarayı, Şuayb Şehri, Soğmatar Şehri ve Eyyub Nebi Köyü gibi merkezler de eklenince Urfa'nm ne denli bir turizm potansiyeline sahip olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Bir yörenin sosyal ve ekonomik etkinlikler sistemi içinde . turizm sektörünün önemli bir payı vardır. Turizm, tüm sektörlere canlılık kazandırmakta ve diğer sektörlerin gelişimini etkilemektedir. Kalkınma sürecindeki bölgelerin turizm potansiyeli yakından izlenmeli, gereksinimleri ivedilikle karşılanmalıdır.
Son yıllarda yapılan yatırımlar sonucunda GAP Bölgesi'nin, Türkiye'nin önemli bir tarım ve ticaret bölgesi haline gelmesi ile birlikte, bölge halkının da gelecek ile beklentilerine umut vermeye başlamıştır. Yakın gelecekte tarımsal üretim ve beraberinde tarıma dayalı endüstriyel üretimde ciddi artışlar söz konusu olacaktır: Dolayısıyla ticaret hacmi alışılmışın ötesinde artacak, önemli alışverişlerin yapıldığı iş toplantılarına ev sahipliği yapılacaktır. Bu oluşum kendi içinde bir turizm potansiyeli taşımakla birlikte yörenin tanıtımına olumlu katkılar sağlaması da kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle bölgenin kalkınması açısından sosyo-ekonomik kaynakların olduğu kadar sosyo-kültürel kaynakların da değerlendirilmesi gerekmektedir. Bölgedeki mevcut tarihi, kültürel ve doğal potansiyelin değerlendirilmesi ve ekonomik anlamda birer ürün olarak pazarlanması gerekmektedir
Ülkemizdeki turizmin gelişimine koşut olarak Şanlıurfa'ya duyulan ilgi artmaktadır. Dünya Turizm Örgütü'nün yaptığı tahminlere göre Türkiye turizmi 1995 yılından 2020 yılına kadar yılda ortalama %5,5 oranında büyüyecektir. Bu büyüme oranı Avrupa ülkeleri arasında en yüksek 4. büyüme oranıdır. Bu öngörülere göre turizm geliri ve turist sayısı arasındaki oran aynı düzeyi korursa Türkiye 2010 yılında 12.5 ve 2020 yılında da 19.8 milyar dolar turizm geliri elde edebilecektir.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde iller bazında yerli ve yabancı turist sayısını incelediğimizde Şanlıurfa ilinin turizm potansiyelinden tam olarak yararlanamadığı anlaşılmaktadır. 2000 yılı verilerine göre, Şanlıurfa’nın, bölge içerisinde konaklayan kişi sayısı bakımından dördüncü, geceleme sayısı bakımından ise üçüncü sırada olduğu görülmektedir. Ş.Urfa ilinde 1.3 olan ortalama kalış süresi, 3.4 olan Türkiye ortalamasının altındadır. Ş.Urfa'nın turizm potansiyeli dikkate alındığında bu rakamların çok düşük olduğu görülmektedir. Mevcut tarihsel dokunun korunması amacıyla aşağıda sınırları belirlenen kısımları içeren ‘TURİZM ÖZEL BÖLGESİNİN’       oluşturulması zorunludur.
 
ŞANLIURFA'DA "TURİZM ÖZEL BÖLGESİ" OLUŞTURULMASI:
 
İnanç Turizmi'nin dünyadaki önemli merkezlerinden biri olan Şanlıurfa ne yazık ki bu güne kadar bu özelliğinden gereği gibi yararlanamamıştır. Şehrin sahip olduğu tarihi mimari dokunun zenginliği de bu potansiyele eklendiğinde Şanlıurfa'nın önemli bir turizm merkezi olduğu gerçeği ortaya çıkar.
Ancak ilin bu özelliği günümüze kadar hep göz ardı edilmekte, GAP'ın merkez şehri Şanlıurfa'nın bir sanayi şehri olması için büyük gayretler sarf edilmektedir. Sanayileşme ve ekonomik zenginlik demek, ülkemizin ve bilhassa bölgemizin önemli bir sorunu olan işsizliğe çözüm demektir. Ancak şu gerçek unutulmamalıdır ki sanayinin getirdiği nüfus artışı ve sağlıksız kentleşme tarihi şehirleri yok etmektedir.
Ülkemizin kalkınması, gönenç düzeyinin artması ve dünya ülkeleriyle ekonomik yarışta rekabet edebilmemiz için sanayileşmemiz elbette şarttır. Ancak sanayileşirken tarihi kentlerimizin kimliklerinin korunmasına ve yaşatılmasına özen gösterilmeli, bu konuda uygulanabilir somut önlemler alınmalıdır.
"Peygamberler Şehri", ve "Müze Şehir" tanımlamalarıyla ünlü olan Şanlıurfa GAP'ın getirdiği sanayileşme ve nüfus artışı ile düzensiz bir şekilde hızla büyümekte, şehrin tarihi mimari dokusunun yoğun olduğu kesimlerinde ada ölçeğine varan yıkım ve tahribatlar olmaktadır. 1976 - 1980 yıllarında onlarca evin yıkılarak açıldığı 12 Eylül Caddesi ile başlayan, Koyun Pazarı - Türk Meydanı yolu ile devam eden yıkım süreci, günümüzde de Kapaklı Pasajı doğusundaki Ferahiye Sokak ve Zincirli Sokak çevreleri , Çifte Han - Ellisekiz Meydanı arası ne yazık ki devam etmiştir. Kazancı Pazarı'ndan Hızanoğlu Camisi'ne ve Harran Kapısına giden yollar üzerinde devam etmekte, bu bölgelerde tarihi evler yıkılarak yerlerine otopark ve betonarme iş hanları inşa edilmekte, böylece Urfa gibi benzeri bir daha yapılamayacak tarihi bir şehrin mimari dokusu hızla ortadan kaldırılmaktadır. Şanlıurfa'nın sur içersindeki tarihi mimari dokusunun tamamının korunarak gelecek kuşaklara aktarılması ve bu dokunun turizmin hizmetine sunulması en büyük dileğimizdir. Bu nedenle, aşağıda sınırları çizilen, tarihi dokunun özgün ve yoğun olduğu bölge "Turizm Özel Bölgesi" olarak korunup gelecek kuşaklara  aktarılmalı ve ilimiz turizmine kazandırılmalıdır.
Şanlıurfa Valiliği Konukevi'nden başlayarak , Balıklıgöl , Tarihi Çarşılar , Dabbakhane (TBMM Evi) , Mevlevihane , Ellisekiz Meydanı , Hekim Dede ve Zincirli Sokak güzergahım içersine alan bu bölge ; 1. Turizm Tesisleri Adası , 2. Kutsal Ada , 3. Tarihi Çarşılar-Hanlar Adası , 4. Hoşgörü Adası , 5.Kültür Sokağı Adası olmak üzere birbirine zincirleme bağlanan 5 adaya ayrılmalıdır.
 
1-TURİZM TESİSLERİ ADASI :
 
Büyük Yol'da, (Vali Fuat Caddesi) Şanlıurfa Valiliği Konukevi'nin batısındaki Güllüoğlu Sokaktaki Tırşolar (Atlılar) Evi'nden başlayarak güneye doğru Harran Üniversitesi'nin restore ettiği "Harran Üniversitesi Kültür Evi" ne kadar olan ve Turizm Tesisleri Adası olarak adlandırdığımız adada yer alan tarihi evler restore edilerek otel, motel, lokanta, kafeterya olarak değerlendirilmelidir.
Sayganlar Evi, Harran Üniversitesi Kültür Evi ve Çardaklı Köşk" ün önündeki geniş alan günümüzde harap bir vaziyettedir. Harran Üniversitesi bu alandaki Akçarlar Evi'ni satın alıp restorasyonunu tamamlayarak "Harran Üniversitesi Kültür Evi" olarak Şanlıurfa kültür ve turizminin hizmetine sunmuştur.
 
2-KUTSAL ADA :
 
Halil-ür Rahman Gölü, Ayn-ı Zeliha Gölü, Şanlıurfa Kalesi, Mevlid-i Halil Camii, İbrahim Peygamberin doğduğu mağara ve Hasan Paşa Camii'ni içersine alacak olan bu adada tüm mekanların çevre düzenlemeleri ve restorasyonları geçtiğimiz yıllarda Valiliğimiz ve ŞURKAV tarafından yapılmıştır.
 
3-TARİHİ ÇARŞILAR VE HANLAR ADASI :
 

Şanlıurfa'nın Osmanlı dönemine ait çarşı ve hanlarının yer aldığı Gümrük Hanı, Dabbakhane ve Mevlevihane bölgesi mimari dokusunu koruyabilmiş önemli bir turizm adasıdır. Sadece bu bölgede, sekiz adet kapalı çarşı, dört adet hamam, yedi adet han yer almaktadır. Ayrıca, bakırcılık, keçecilik, kürkçülük, çulculuk, kalaycılık, demircilik, neccarlık, saraçlık, kuyumculuk gibi geleneksel el sanatları da bu bölgedeki tarihi çarşılarda icra edilmekte ve turistlerin büyük ölçüde ilgisini çekmektedir. Ancak bu adanın ıslah edilerek Balıkgöl ile bağlantısının sağlanması gerekmektedir
Geçtiğimiz yıllarda Valiliğimizce bu bölgedeki çarşılardan Sipahi Pazarı ve Bedesten'in tamamen, Hüseyniye Çarşıları'ndan birinin kısmen restorasyonu yapılmış ve bölgenin önemli bir kısmının elektrik tesisatı yer altına alınmıştır. Ancak, bölgedeki hanların, çarşıların, sokakların, hamamların tamamının restore edilmesi, Mevlevihane çevresinin açılarak yeşil alana dönüştürülmesi Vakıflar Genel Müdürlüğünce yaşama geçirilmek üzeredir. Kasap Pazarı'na turizme yönelik bir fonksiyon verilmesi, boş ve atıl bir durumdaki Eski Arasa Hamamı'nın restore edilerek turizme kazandırılması gerekmektedir. TBMM tarafından "Kültür Merkezi’ olarak değerlendirilmek üzere satın alınan ve Valiliğimizce  restorasyonu sürdürülen "Şahap Bakır Evi" bu adanın potansiyeline önemli bir güç katacaktır. Kültür Merkezinin 2002 yılının ikinci yarısında hizmete girmesi planlanmıştır.
 
4- HOŞGÖRÜ ADASI ( ELLİSEKİZ MEYDANI)
 
Cami, kilise, okul, tekke gibi farklı dinler ve kültürlere ait yapıların birbirine 15-20 m. mesafede yer aldığı Ellisekiz Meydanı, Türk toplumunun inanç ve kültürlere hoşgörü ile bakışının adeta sembolü durumundadır.
Bu meydanda yer alan Paul-Petrus Kilisesi müştemilatındaki yapıların  restore edilerek, GAP İdaresi ile Valiliğimiz ve Habitat 21 Gençlik Derneği işbirliğiyle Gençlik ve Kültür Merkezi olarak kullanılması amaçlanmaktadır.(Kültür Bakanlığının izniyle birlikte.)
 
5- KÜLTÜR SOKAĞI ADASI:
 
Hoşgörü Adasından sonra Yorgancı Sokak, Çulha Sokak, Hekim Dede ve Zincirli Sokağın çevrelediği adada İlimiz sivil mimarisinin en güzel örnekleri bulunmaktadır. Bu adadaki tarihi evler restore edilerek, kültürel amaçlar doğrultusunda kullanılabileceği gibi konaklama yeri fonksiyonu da görebilir.
 
SORUNLAR- ÖNERİLER:
 
  1. Şanlıurfa sit sınırları içersindeki yapıların tescilsiz dahi olsa yıkılarak yerlerine betonarme binalar yapılmasına kesinlikle izin verilmemelidir.
  2. Gümrük Hanı civarında yoğunlaşan tarihi çarşılar ve hanların restorasyon ve çevre düzenlemeleri belirli program ve ödenek çerçevesinde ele alınarak bitirilmelidir.
  3. Sivil toplum örgütleri dahil tüm kurum ve kuruluşların restorasyon çalışmalarına aktif olarak katılımının sağlanması konusunda kamuoyu yaratılarak, konunun  geçmiş ve gelecek kuşaklara karşı bir yükümlülük olduğu bilincinin aşılanması.
  4. Eyyub Peygamber'in hastalık çektiği mağara çevresinde özgün bir proje yapılıp uygulanmalıdır.Halen boş ve metruk bir durumda bulunan Arasa Hamamı restore edilip, kültürel amaçlı olarak değerlendirilmelidir.
  5. Bir zamanlar Askeri Kışla olarak kullanılan ve günümüzde metruk bir halde bulunan Millet Hanı, halen harap bir durumda olan Barutçu Hanı ve Şaban Hanı restore edilerek otele dönüştürülmelidir.
  6. Şanlıurfa Surlarının ayakta kalabilmiş kısımları ile Mahmutoğlu Kulesi restore edilerek, kültür ve turizm amaçlı olarak değerlendirilmelidir.
  7. Devlet Hastanesi civarında yer alan Mahmut Nedim Efendi Konağı restore edilerek çeşitli fonksiyonlar için değerlendirilmelidir.
  8. Cabir el-Ensar Camii, Harran ören yeri, Bazda Mağaraları, Han el-Ba'rür Kervansarayı, Şuayb Şehri ve Soğmatar harabelerinin üzerinde yer aldığı şose yol asfaltlanmalı, Eyyub Nebi Köyü'ne bağlantı sağlanmalıdır. Böylece bir günlük bir turla bu ören yerlerini gezme imkanı elde edilmelidir.
  9. Harran'da kubbe evlerin yoğun olduğu bir bölge, yöre mimarisine uyumlu olmayan beton yapılardan arındırılmalı, yüzme havuzları ve yeşil parkları ile tatil köyü olarak değerlendirilmelidir. Yaz aylarında çok sayıda turistin ziyaret ettiği bu tarihi kentte konaklama tesisi bulunmamakta, gölgede 45-46 dereceyi bulan sıcaklıkta harabeleri gezen turistler dinlenme ve serinleme imkanı olmadığı için buradan ayrılma zorunda kalmaktadırlar
  10. Geçtiğimiz yıllarda Harran'da Kültür Bakanlığınca satın alınan konik kubbeli evler bir an önce restore edilerek, turizmin hizmetine kazandırılmalıdır.
  11. Anadolu'nun ilk anıtsal camii ve en zengin taş süslemeli camii olması nedeniyle mimarlık tarihi içersinde önemli bir yeri bulunan Harran Ulu Camii'nin restorasyonu yapılmalıdır.
  12. Özellikle Harran'da sur içinde gezen turistleri bazı küçük çocuklar rahatsız etmektedir. Bu çocuklar toplanarak Milli Eğitim ve Halk Eğitim müdürlüklerince eğitilmeli ve turistlere yardımcı olan küçük rehberler haline getirilmelidir.
  13. Güneydoğu Anadolu bölgesinin yegane iki kervansarayı olan Çar Melik Kervansarayı ile Han el-Ba'rür Kervansarayı restore edilerek kültür tarihimize kazandırılmalıdır.
  14. Türkiyenin en büyük mağara taş ocağı olan Bazda Mağaraları moloz atıklarından temizlenip ışıklandırılarak gezilebilir hale getirilmelidir.
  15. Urfa'nın hemen yanıbaşında, Eyyub Peygamber Makamı'nın güney batısındaki tepeler üzerinde yer alan "Deyr Yakub" (Yakub'un Kilisesi) harabelerine çıkan dağ yolu ıslah edilerek buraya Eyyub Peygamber makamı ile bağlantılı turlar düzenlenmelidir.
  16. Sanayileşme ile birlikte tabii olarak yerini fabrika ürünlerine terk eden kilimcilik, keçecilik, cülhacılık (bez dokumacılığı), kürkçülük, saraçlık, kazazlık, bakırcılık v.b. geleneksel el sanatlarımız hiç olmazsa birer ikişer usta ile "Geleneksel El Sanatları Çarşısı" adı altına tarihi bir Urfa sokağında ya da çarşısında (Kasap Pazarı olabilir) devlet desteği ile yaşatılmalıdır. Bu yıl içerisinde faaliyete girecek olan Kültür Merkezi bu tür geleneksel el sanatlarının yaşatılması için elverişli bir ortam oluşturacaktır.
  17. Hazırlanacak bir proje doğrultusunda Şanlıurfa'nın geleneksel el sanatları belgelenerek, yok olanlar dahil, ustaları, örnekleri, yapım aşamaları ile bir bütün halinde katalog olarak yayınlanmalıdır.
Şanlıurfa'da 6'sı turistik belgeli, 7"si belediye belgeli olmak üzere 13 konaklama tesisi bulunmaktadır. Turistik belgeli işletmelerin yatak kapasitesi 564, belediye belgeli işletmelerin yatak kapasitesi ise 416'dır. Ş.Urfa'nm toplanı yatak sayısı 980'dır. Bu rakam 325.168 olan Türkiye'nin toplam yatak kapasitesinin % 0.3 (binde 3)nüne karşılık gelmektedir. Yatak kapasitesinin bu kadar düşük olmasından dolayı gelen turistler konaklama yapmadan günübirlik olarak şehrimizden ayrılmaktadır.
  1. Geceleme sayısının yükseltilmesi amacıyla yeni konaklama tesislerinin faaliyete geçirilmesi gerekmektedir.
  2. Orta gelir seviyeli turiste hizmet veren belediye denetimli otellerin sayılarının arttırılarak standartlarının yükseltilmesi belediyece sağlanmalıdır.
  3. Ülkemize gelen turist grupları içinde en önemli yeri Avrupa Birliğinden gelen turistler almaktadır. Bunu Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri, Doğu Avrupa Ülkeleri ve Ortadoğu ülkeleri izlemektedir. Bu ülkelerde yapılacak turizm fuarlarına katılım tanıtım açısından yararlı olacaktır.
  4. Yine tanıtım çalışmalarının uzak doğu ülkelerini kapsayıcı şekilde genişletilmesi, ilgili ülkelerin Büyükelçilikleri ve turizm seyahat bürolarıyla  işbirliğine gidilmesi gerekmektedir.
  5. Bu gruplardan Şanlıurfa'nın pay alabilmesi için ulaşım imkanlarının arttırılması gerekmektedir. Uluslararası hava alanının en kısa sürede faaliyete açılması önemli bir eksikliği giderecektir. Bu sağlanıncaya kadar mevcut uçak saatlerinde makul düzenlemelerin yapılma için gerekli önlemler alınmalıdır
  6. Şanlıurfa'da faaliyet gösteren konaklama işletmeleri ve seyahat acentalarında kalifiye eleman açığı had aşamada bulunmaktadır. Öncelikle gönüllü ve yetenekli insanlar için turizm rehberliği kursları açılmalı bölgesel turizm rehberleri yetiştirilerek bu önemli ihtiyaç giderilmelidir.
  7. Tarihi çarşılarda ve diğer bölgelerdeki çeşitli esnaflarla toplantılar yapılarak bir proje kapsamında esnafımız turistlere karşı tutum ve davranışlar konusunda eğitilmelidir,
  8. Şanlıurfa'da tarih, kültür ve arkeoloji turizminin yanı sıra doğa ve spor turizm değerleri de tanıtımlarda ele alınmalıdır. Atatürk Barajı'nda su sporları ve balıkçılık, Karacadağ'da kayak merkezi, Halfeti ve Birecik'te baraj gölü ve kelaynak kuşları, Siverek ve Viranşehir'de tarihi evler, Ceylanpınarda ceylanlar, Şanlıurfa'da güvercin, at, keklik gibi konular turizm potansiyeli olarak ele alınmalıdır.
  9. Şehir merkezindeki  tarihi  ve turistik mekanlar ve bölgeler  için yönlendirme levhaları yaptırılmalıdır.
  10. Şehir içi ve kenar mahallelerde bulunan tarihi ve turistik yerlere giden yollar onarılmalıdır.
  11. Şanlıurfa il merkezi civarındaki Soğmatar - Şuaypşehri - Hanel Bağrür - Harran güzergahı asfaltlanmalı, hemen asfalt yapılamıyorsa, kış aylarındaki yağışlardan dolayı bozulan kısımlar onarılmalıdır.
  12. Şanlıurfa il merkezi civarındaki Soğmatar - Şuaypşehri - Hanel Bağrür - Harran güzergahında yollarda yönlendirme levhaları bulunmamaktadır. Turizm mevsiminden önce bu levhalar bol miktarda konulmalıdır.
  13. Gerek Şanlıurfa şehir merkezinde gerekse ören yerlerinde yeterli miktarda tuvalet yaptırılmalıdır
  14. Şehir merkezi diğer tarihi turistik alanlarda temizliğe önem verilmeli, bu konuda yetkili merciler gereken özeni göstermelidir.
  15. Tarihi ve  Kültürel  mirasın korunmasına  yönelik gerçekçi  ulusal politikalar belirlenmelidir.
  16. Koruma  mekanizmasına , sivil  toplum  örgütlerinin  etkin  katılımı sağlanmalıdır.
  17. Yerel  rantlara  sahip  çıkmak  isteyen ve  genelde  de  yerel  yönetimler üzerinde  etkili olan çevrelerin  hareket  alanlarının  sınırlandırılmasına olanak  sağlayan  düzenlemeler  yapılmalıdır. (Sivil toplum  örgütlerinin güçlendirilmesi , bireylerin koruma  bilincinin  geliştirilmesi  gibi .)
  18. Merkez - yerel yönetim dengesi yeniden kurulmalı, yerel  yönetimlerin geçiş  dönemindeki kadro ve  yetişmiş eleman eksiği gerekirse bölge  dışındaki üniversitelerle yapılacak  işbirliği  ile  aşılmaya  çalışılmalıdır.
  19. Bölge     sivil  toplum  kuruluşlarının  güçlendirilmesi ve  karar  mekanizmasına  katılımın sağlanması gereklidir. Bunun  için  , bu  örgütlerin  feodal  yapının  olumsuz  etki sınırları dışına  çıkarılması , kendilerine olan güven ve ilginin artırılması ile  doğru  orantılıdır.
  20. Valilik  bünyesinde  çalışmalarını  yürüten ŞURKAV örneği  üzerinde  önemle durulmalı  , bu  tür  örgütlenmeler   mali  ve teknik  olarak  desteklenmelidir.
  21. Tarihi  çevrenin korunması  konusunda  güvenlik kuvvetleri de  eğitilmeli, gerekirse  koruma  hukukunu bilen çekirdek bir  kadro oluşturulmalıdır.
  22. Harran  üniversitesinde Tarih  Kültür ve Koruma   ile  ilgili  bir bölümün  açılması   bölgede  ihtiyaç  duyulan yetişmiş  teknik  eleman sıkıntısının giderilmesi için çözüm olabilir.
  23. Tüm bu  yeniden  yapılanmada,   örgüt  şemasını şimdiye  kadar karar mekanizmasına etkin olarak katılan çevreler dışında, toplumun dezavantajlı,  dışlanmış  veya  mevcut  yapının duvarlarını  aşamamış  mağdur kesiminde  katılımı  sağlanmalıdır. Yöre nüfusunun  yaklaşık  yarısını  oluşturan  kadınlarında   bu  örgütlenme  şemasında  ayrıcalıklı  ve  ağırlıklı  yer alması zorunludur.
  24. Tarih   ve  Kültür  varlıkları  şüphesiz  tüm  insanlığa  aittir . Korunmasında  ve  yaşatılmasında  da her  kesimin  sorumluluk  alması  gerekmektedir. Çünkü  Tarih ve  Kültür  varlıkları üzerindeki tahribat geriye dönüşsüzdür ve sorumluluğu  çok yüksektir. Bu  nedenle  tahribat  tehlikesinin  büyük  çaplı olduğu  durumlarda  zararlı  uygulamaları  durdurup, acil  önlemler alınması zorunludur.
  25. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanununun tecil imkanlarından yararlanarak aile içinde organize edilen tecavüzlerle değişik bireylerce eski eserlere yönelik tecavüzlerin yasal tedbirlerle önlenmesi,
 
Kültür  varlıklarının korunmasında  sorumlu  kurumların, kadro  ve  mali  imkanlarının sınırlılığı , yetkinin  yerel  yönetimler ve  merkezi  idare  arasındaki  bölünmüşlüğü (Kültür  Bakanlığı Kültür  ve Tabiat varlıklarını Koruma kurulları)  acil  ve  büyük çaplı  müdahaleleri  imkansız  kılmaktadır.  Ancak  hem merkezi  hem de  yerel  yönetimlerin  aşırı  güçlendirildiklerinde , tahrip  güçlerinin  artacağı  bilinmelidir. Bir  çok  şehirde  olduğu  gibi  şehrimizde de tarihi  doku  tahribi  en çok  kamu  eliyle  yapılmıştır. Bu  tahribatın  merkezi idarenin kontrolündeki yerel  yönetimlerin en  güçlü  olduğu  dönemlere  rastlaması tesadüf  değildir.
2863  sayılı  yasayla kurulan ‘ Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma  Bölge Kurullarının Kuruluş  amacına uygun çalışamadığı kuruluşundan ve mevzuatından kaynaklanan problemleri aşamadığı kesindir.
Ortalama üç ayda   bir  toplanan , ve 2 gün  içerisinde tüm bölgenin  sorunlarıyla ilgili karar  vermek durumunda  olan kurulun alacağı kararlarda isabet  tartışmalıdır. Üstelik alınan kararları uygulayacak kadroların , özellikle ilçe ve beldelerde bu konudaki  eğitimi , mevcut  mekanizmayı adamakıllı tartışmalı hale  getirmektedir.
  1. Koruma ve  yaşatma  amaçlı  kurulacak  mekanizmanın merkezi  ve   yerel  yönetimlerle birlikte  sivil  toplum kuruluşlarını da içine  alacak şekilde genişletilmesi ve bu  kuruluşların birbirini  denetlemesine  olanak  sağlayacak bir yapılanma  zorunludur.
  2. Tüm  örgütlenmelerde temel  amaç yöre  insanının  koruma bilincinin  geliştirilmesi  olmalıdır. Ancak  tahribatın  durmasından  sonra iyileştirme  ve  yaşatma için ihtiyaç  duyulan  kaynak, teknik  destek , uluslar  arası  ilginin bölgeye  akışı sağlanabilecektir. Bu  örgütlenme de,  merkezi  yapı  piramidinin  üst  noktasında,  ülke genelinde  koordinatör  kuruluş  olarak ulusal koruma politikalarının oluşmasını  sağlaması , bu  politikalara uluslar  arası destek  araması  , buna karşılık  bölgelerde  koruma yetkisi   yasalarla  güçlendirilmiş yerel yönetimlerle   paylaşılmalıdır.  Yerel  yönetimlerin  bu  yetkilerini  sivil  toplum  örgütleriyle birlikte kullanarak oto  kontrolün sağlanmasına  çalışılmalıdır.
  3. Oluşturulacak yeni yapı , mevcut  yapılanmanın  aksine sorunları  büyüklüğüne  ve  önemine  göre  şekillenme esnekliğine sahip olması gerektiği  gibi , gerektiğinde sorunu  kamuoyuna taşıyacak,   kaynak sağlayacak,  proje oluşturacak  teknik  birimlerden oluşmalıdır. Bu  birimlere  sivil  toplum  kuruluşları ve giderek  birey  bazında  katılımlar  sağlanmalıdır.
  4. Tarihi  mirasın korunması  konusunda ciddi engellerden biri , mülkiyet  sorunudur. Özel mülkiyette  bulunan korunması  gerekli taşınmaz , mülkiyet  sahibine ağır sorumluluklar yüklemektedir. Ancak  tüm  insanlığa  ait  olması  gereken  bu  sorumluluğun teknik  ve  maddi  yardımlarla paylaşılması  veya kamulaştırılma  yöntemiyle kamunun  eline  geçmesi  sağlanmalıdır. Şu   ara , gündemde olan  ve Kültür bakanlığınca  başlatılan ‘özel mülkiyetteki sit  alanlarının hazine  arazileri ile takas edilebilmesi’ projesine ilgili taraflar  desteklerini  hayata  geçirmeli , bu yöntemler  çeşitlendirilerek yaygınlaştırılmalıdır. Bu   işlemlerde zamanın çok  önemli olduğu , her  geçen günün gelecek  kuşaklara devretmemiz  gereken ; tarihi  ve  Kültürel mirasın bir parçasını da ‘ geri döndürülemez şekilde-  yok  ettiği unutulmamalıdır.
Şanlıurfa ili arkeolojik sit  alanları buna ilginç bir  örnektir ; Urfa  arkeolojik  sit  sınırları 1979 yılında belirlenmiş ve belirlendiğiyle  kalmıştır. Bu  alanlarda  hiçbir  bilimsel  çalışma  yapılmamış , sınırların  gereksiz  geniş  tutulması kontrolü  daha da  zorlaştırmış , ülkede yaşanan  gecekondu  istilasından bu sınırlar  içerisinde bulunan ve özellikle  korunması gereken bölgelerde  nasibini  almıştır. ( Özellikle  Roma  dönemi kaya  mezarlarının bulunduğu Mance  Deresi ) 1983-85 yıllarında çıkan ve  kamuoyunda imar  affı olarak  anılan yasalarla  bu  bölge  yapılarına meşrulaşma kapıları  aralanmış  GAP  idaresince 1991-92  yılında 2981-3290  sayılı yasalara  göre yaptırılan imar ıslah planları Roma  dönemleri kaya  mezarlarını fosseptik  çukuru  olarak  kullanan  yapılar resmiyet  kazanmıştır.
 
Sonuç  olarak  ;
Birey  ölçeğinde  Koruma  Bilincinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar Şanlıurfa’da bulunan kültür varlıklarına yönelik koruma, restorasyon ve diğer çalışmalar gerektiği ölçüde yapılamamakta ve tarihi eserlere gereken önem verilmemektedir.
Müze Kent görünümündeki şehirde, kontrolüz ve düzensiz şehirleşme, var olan özgün dokuyu bozmaktadır.
İlimizde, Kültür Varlıklarının  korunması konusunda gerekeli bilinç düzeyine ulaşılamamıştır.İlin eski eserlerinin bakım ve onarımı için şahıslar, yerel yönetimler ve merkezi idare tarafından ilimize yeterli mali kaynak ayrılmamakta ve bu alandaki finanssal sorunlar artarak devam etmektedir. Taşınmaz kültür varlıklarının aşınma ve yıkılma aşamasına gelmesi ile onarımların yapılma hızı ve parasal kaynakların sağlanması arasında ters bir orantı bulunmaktadır. Eski eserler süratle yok olamaya ve yıkılmaya başlamıştır. Mahmutoğlu Kulesi,  Millet Hanı, bu alanda görülebilir örneklerdir. Eski eserlerin onarımlarıyla ilgili izin konusunda Kültür ve Tabiat Varlıkları Bölge Kurullarının yavaş çalışması,  restorasyon ve benzeri konulardaki kararların uzun uğraşlar sonucunda sağlanabilmesi, kaçak onarımlara yol açtığı gibi eski eserlerin gizlice yıkılarak ortadan kaldırılmasını da teşvik etmektedir.
Ortalama üç ayda   bir  toplanan , ve 2 gün  içerisinde tüm bölgenin  sorunlarıyla ilgili karar  vermek durumunda  olan kurulun alacağı kararlarındaki isabet  tartışmalıdır. Üstelik alınan kararları uygulayacak kadroların , özellikle ilçe belediyelerindeki personelin taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları konusundaki eğitim ve bilgi düzeyi,  mevcut  mekanizmayı adamakıllı tartışmalı hale  getirmektedir.
Koruma ve  yaşatma  amaçlı  kurulacak  mekanizmanın, merkezi  ve   yerel  yönetimlerle birlikte  sivil  toplum kuruluşlarını da içine  alacak şekilde genişletilmesi ve bu  kuruluşların birbirini  denetlemesine  olanak  sağlayarak  genişletilmesi  zorunludur.
Bu kurullar için akademik çevrelerden yöneltilen eleştiriler arasında,Koruma kurullarının çoğunlukla imar kururluları gibi çalıştığı ve yetki kullanımlarının tatmin edici olmaktan uzak olduğu; bu kurulların danışma, karar verme, uygulamayı yönlendirme ve denetleme ile sorumlu kururular şekline dönüştürülmesi gerektiği gibi hususlar bulunmaktadır. Kuşkusuz ki  bu eleştirilerin yerinde olup olmadığı konunun uzmanlarının bilebileceği bir husustur.
   Bizim ilimiz açısından, şimdilik bu kurulların örgütlenmesinin ne olması gerektiğinden çok daha önemli husus, her türlü çalışma şartları il imkanları ile sağlanmak kaydı ile belli aralıklarla Şanlıurfa’da toplanıp toplanmayacağıdır. Bu konu tarihi eserlerin korunması yönünde özellikle İl Özel İdaresinin çabalarını hızlandırabilmesi açısından yaşamsaldır.
İlimizde Kültür varlıklarından, ‘koruma-kullanma dengesi’ içinde faydalanılması konusunda yeterli anlayış birliği oluşmamış olmasına rağmen son yıllarda bu alanda bazı olumlu gelişmelerin bulunduğu da inkar edilememektedir.  Ancak bu çabalar, onarım izini sürecinin yavaş işlemesinden dolayı istenilen ivmeyi kazanamamıştır.  Harran İlçesindeki koruma planının yanlışlığından kaynaklanan kaçak yapılaşmaya da değinmekte yarar bulunmaktadır. GAP Bölgesine gelen turistlerin mutlaka uğradıkları 3 mekandan birisi olan Harran ilçesinde, tarihi kentin koruma planına göre 1. derecede koruma alanı olması gereken sur içi yerine, 2. derecede korunması gereken sur dışının  korumaya alınması, bu bölgede kaçak yapılaşmayı teşvik etmektedir.
Ayrıca Harran İlçesinde genel olarak 2863 Yasanın ön gördüğü ilk cezaların tecil edilmesinden dolayı eski eserler yoğun bir tecavüz baskısı altında kalmaktadır. Eski eserlere karşı ilk kez suç işleyenlerin cezalarının  prensip olarak tecil edilmesi sonucunda,  ceza işleminden sonra tecavüz eden aile bireyi değiştirilerek  izinsiz yapı veya onarım yapılmasına devam edilerek eski eserlere karşı işlenen suç zincirleme eylem yoluyla tamamlanmaktadır. Bu yolla istenilen kaçak yapılaşma sağlanabilmektedir. Bir başka ifade ile kaçak yapılaşma olayının tespit edilip yargıya intikal ettirilmesinden sonra bu fiil, başka bir aile bireyi tarafından sürdürülmekte ve sonuçlandırılmaktadır. Bu uygulamadan da anlaşılacağı üzere, İlimizde tarihi yapılara karşı suç işlemek üzere aile bireyleri organize olmuş durumdadır.  Bir anlamda aile içi işlenen organze suç yoluyla eski eserler yok edilmektedir.
Taşınmaz Kültür ve Tabiat varlıklarının  korunması için yapılması gerekli restorasyon ve onarım izinlerinin alınması ve izin sürecinin hayli güç ve meşakkatli olması çoğunlukla izinsiz onarım ve restorasyon yapılmasına bazen de gizlice bu yapıların yıkılmasına neden olmaktadır.
Diğer taraftan restorasyon  projelerinin yaptırılmasında nitelikli eleman bulunamaması ve eski eserlerin onarım projelerinin yüksek maliyeti gerektirmesi, kamu ve özel mülkiyete konu taşınmaz kültür varlıklarının korunmasında, önemli sorunlara yol açmaktadır. Kültür Bakanlığı tarafından, tarihi eserlerin restorasyonu için teknik ve mali yardım yapılması ve bu eserler için alınacak izinler konusunda destek sağlanması büyük önem arz etmektedir. Bu uygulama, ilimizde tarihi eserlerin korunmasına, işlev kazandırılarak kullanılmasına ve ileri bir aşmaya terfi ettirilmesine katkı sağlayacaktır.
Fiili uygulamaya bakarak bu konuyu biraz daha irdelediğimizde, Valilik olarak karşılaştığımız en önemli problemin, koruma kurullarından karar alınması sürecinde görüldüğü söylenebilir. Karar sürecindeki yavaşlık ve gecikme, ilimizde restorasyon projesi yapacak yeterli düzeyde teknik elemanın olmamasından dolayı projenin yeterli bulunmamasından ve esas olarak da Bölge Koruma Kurulunun çalışma anlayışından, kaynaklanmaktadır.
Konuyu somut uygulamalar temelinde ele alarak İlimizle ilgili uygulamalara değinmek  gerekirse:                                                        
Bilindiği gibi her türlü esaslı onarım,  restorasyon, basit ve acil müdahaleler mevzuat gereği Bölge Kurullarının izniyle mümkün olmaktadır. Bölge Kurulları da diğer devlet kuruluşları gibi her gün çalışan bir yapıda görev yapmalıdır. Bu günkü fiili durum, örneğin Şanlıurfa İlinin bağlı bulunduğu Diyarbakır Bölge Kurulu ortalama olarak üç ayda bir kere ve ortalama bir süreyle üç gün olarak toplanmaktadır.                                       
İzin almak için sayısı bir hayli kabarık teknik ve resmi evrak gerektiren müracaat daha başından evraktaki usul hataları veya eksiklikleri gerekçeleri ile iade edilmekte, esasa geçilmesi ayları, yılları bulmaktadır. Aynı şekilde başvurunun esastan incelenmesi esnasında da çoğu kez eseri yerinde görme konusu, gerekçe olarak gösterilerek süreç uzadıkça uzamaktadır. Bazen bir izin alma süreci 4 yıla sari olmaktadır. Eski eserlerin karşı karşıya kaldığı yukarıda özetlenen negatif tahribat faktörleri karşısında böylesine uzun süreler iyi niyetli kişi ve kuruluşları da yıldırmaktadır. Tabii sonuç, ilgisizlik bezginlik, yok bahasına kötü niyetli kişilere eski eserlerin satışı, yangın ve yıkımlar olarak tezahür etmektedir.
Bir diğer konu; plan müellifi mimarların plan tadilatında, "yazılı onaylarının" talep edilmesidir.
Buradaki açmazlardan birisi; plan müellifinin ölmesi, hastalanması, işi bırakması, meslekten men edilmesi, göç etmesi veya bulunmaması gibi hallerde "onayın" kimden alınacağıdır.
İkinci ihtimal; plan müellifinin hissi nedenlerle onay vermemesi, üçüncü olarak plan tadilatından "rant sağlama" düşüncesidir.
Maddi imkansızlıklar, ödenek yetersizliği teknik eleman azlığı, projelerin çok pahalıya mal olması, belediye ve devlet bürokrasisinde karşılaşılan genel sorunlar, taş işçiliğindeki yüksek vergi oranları konuyla ilgili her kesimin ortaklaşa yıllardan beri seslendirdikleri ancak sonuç alamadıkları diğer önemli engellerdir.
 
Eski eserlerin korunması, restorasyonu ve yeniden düzenlenmesi konusunda geçmişten beri Turizm bakanlığı ile verimli bir işbirliği sürdürülmektedir. Bu işbirliği kapsamında Kale eteğinde bulunan 60 civarında evin istimlaki yapılmış ve yeniden düzenleme çalışmaları başlatılmıştır. Aynı Bakanlığın zaman zaman gönderdiği ödeneklerle yerel imkanlar kullanılmak suretiyle Eyüp Nebi Mezar ve çevresi yeniden düzenlenmektedir.